Fon vurgunu tartışılıyor. Ortaya çıkan isimler, ilişkiler ve iddialar kamuoyunun gündeminde. İktidar ise yaşananları birkaç kişinin açgözlülüğüne bağlayarak sorumluluğu kendi üzerinden ATMAYA çalışıyor. Suçluların bulunacağını, hesap sorulacağını söylüyor. Ancak asıl soruya gelindiğinde sessizlik başlıyor: Bu kadar büyük bir fon vurgunu, hangi siyasi ve ekonomik ortamda mümkün oldu?
Sorunu birkaç kişinin hırsına indirgemek, yaşananların özünü görmemektir. Çünkü ortada yalnızca kişisel çıkar peşinde koşan insanlar değil, büyük miktarda paranın denetimsiz ilişkiler içinde el değiştirmesine imkân veren bir ekonomik ve siyasi bir sistem vardır.
Asıl sorgulanması gereken, bu kişilerin nasıl zenginleştiğinden önce, hangi kurumların, hangi denetim mekanizmalarının bu sürece engel olamadığıdır.
Tera, Pusula ve Hedef gibi şirketlerin faaliyetleri, BDDK, SPK başta olmak üzere kamu kurumlarının görev ve sorumluluklarını yeniden gündeme getirmiştir. MASAK, Hazine,Maliye Bakanlığı, diğer denetim kurumlarının bu süreçteki rolünü açıklığa çıkartılmalıdır.. Bu kurumların yöneticilerinin siyasi iktidarla ilişkileri de kamu denetiminin konusu olmalıdır.
Burada önemli bir ayrım var: Devlet kurumlarının varlığı, tek başına kamu yararının korunduğu anlamına gelmez. Asıl mesele, bu kurumların kimin çıkarını koruduğu, kime karşı sorumlu olduğudur.
Üretim yerine para kazanmanın, emek yerine ticaretin öne çıktığı bir ekonomide bu tür olaylar tesadüf değildir.
Sanayici fabrikasını yenilemek, teknoloji yatırımı yapmak ,yeni iş alanı yaratmak için uzun vadeli kaynak ararken, finans piyasalarında kısa sürede büyük kazanç elde etme arayışı büyüyor. Para üretime değil, paradan para kazanmaya yöneliyor. Böylece sermaye birikimi, toplumun ihtiyaçlarından, üretimin gerçeklerinden giderek uzaklaşıyor.
Bu düzenin kazananları sınırlı bir kesim olurken, kayıplar geniş toplum kesimlerine yayılıyor.
Fonlara ve borsaya yatırım yapan yüz binlerce insan doğrudan zarar görürken, bu piyasalara hiç girmeyen milyonlarca emekçi halkta sonuçlarından etkileniyor. Çünkü ekonomik güvenin sarsılması, yatırımların azalması ve kaynakların üretimden uzaklaşması bütün ülkenin geleceğini ilgilendiriyor.
Üstelik ortaya çıkan zararların faturası çoğu zaman yine halka çıkarılıyor. Vergiler, zamlar, ücretlerin erimesi ve hayat pahalılığının bedelini çalışanlar ödüyor. Vurgundan kazanç sağlayanlarla onun ekonomik sonuçlarına katlanmak zorunda kalanlar aynı insanlar değil.
Bu nedenle fon vurgununu yalnızca mağdurların parasını geri alma sorunu olarak görmek yeterli değildir. Elbette suç işleyenler yargılanmalı, zarar görenlerin hakları korunmalı amma kamu kaynaklarının hesabı sorulmalıdır. Ancak bunlar yapılırken vurguna imkân veren ekonomik ilişkileri ve siyasi sorumluluk da araştırılmalıdır.
Sistemi sorgulamayan muhalefetinin bir bölümü de sorunu yalnızca kötü yönetim, denetimsizlik ve birkaç kişinin yolsuzluğu üzerinden ele alıyor. Oysa birkaç kişinin görevden alınması, birkaç şirketin tasfiye edilmesi veya paraların geri getirilmesi, aynı ekonomik düzenin yeniden benzer sonuçlar üretmesini engellemez.
Çünkü sorun yalnızca kurallara uymayan kişiler değildir. Paranın üretimden koparılarak ticaret ve rant yoluyla büyütülmesini teşvik eden ekonomik anlayış da sorgulanmalıdır.
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı, yalnızca daha sıkı denetim değil; ekonominin yönünü değiştirecek bir anlayıştır. Tasarrufların üretime, sanayiye, tarıma, teknolojiye ve iş imkanlarına yöneldiği; kamu kaynaklarının özel çıkarlar için değil, toplumun yararı için kullanıldığı bir ekonomik düzen kurulmalıdır.
Devletin görevi, sermaye çevrelerinin kazançlarını güvenceye almak değil, toplumun ortak çıkarlarını korumaktır. Bunun yolu da bağımsız denetimden, şeffaflıktan, hesap verebilirlikten,kamusal sorumluluktan geçer.
Sonuç olarak sorun, birkaç kişinin ne kadar para götürdüğü değildir. Sorun, milyonların emeğiyle yaratılan toplumsal zenginliğin kimlerin elinde biriktiği ve bu birikimin bedelini kimin ödediğidir.
Birileri servetini büyütürken milyonlar yoksullaşıyorsa, bunu yalnızca ahlaki çürüme olarak açıklayamayız. Ekonomik düzenin nasıl işlediğine bakmak zorundayız.
Çünkü birkaç suçluyu cezalandırmak adaleti sağlayabilir; ancak aynı suçu yeniden üreten sistemi değiştirmeden toplumsal adalet sağlanamaz.
Asıl hesap, yalnızca vurgunu yapanlardan değil, bu vurgunlara imkân veren ilişkilerden ve onları ayakta tutan düzenden sorulmalıdır.