Siyasette iktidara gelmenin yolu, partilerin oylarını toplayıp yüzde 50+1 hesabı yapmaktan mı geçer, yoksa halkın güvenini kazanmaktan mı?
Bugün muhalefetin önündeki temel sorunlardan biri bu soruya doğru yanıt verememesidir.
Kemal Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanlığı dönemindeki siyasi yaklaşımı bu açıdan önemli bir örnektir.
Kılıçdaroğlu, yalnızca farklı siyasi partilerle değil, toplumun farklı kesimleriyle de ilişki kurmaya çalıştı. İşçilerle, emeklilerle, gençlerle, kadınlarla, esnafla, çiftçilerle, Alevilerle ve farklı toplumsal kimliklerle diyalog geliştirdi. Helalleşme çağrısı, adalet arayışı ve toplumsal kutuplaşmayı azaltma çabasıyla siyasetin dışında bırakılmış kesimlere ulaşmayı hedefledi.
Bu yaklaşım toplumun bir bölümünde güven oluşturdu. İnsanlar, kendilerini dinleyen, farklılıkları düşmanlık nedeni saymayan ve ortak bir gelecek arayan bir siyaset anlayışına destek verdi.
Ancak sorun, bu güvenin kalıcı bir siyasi programa dönüştürülememesiydi.
2023 seçimlerinde Kılıçdaroğlu’nun aldığı oy, bu toplumsal desteğin önemli bir göstergesiydi. Seçim kazanılamadı; fakat toplumun farklı kesimlerinden gelen destek, muhalefet açısından önemli bir siyasal birikim oluşturdu.
Ne var ki Kılıçdaroğlu’nun temsil ettiği uzlaşma, adalet ve toplumsal dayanışma anlayışının gerektirdiği politikalar muhalefet tarafından yeterince sahiplenilemedi ve hayata geçirilemedi.
Asıl kayıp, yalnızca bir seçim değil, toplumda oluşan güvenin siyasi bir programa dönüştürülememesiydi.
31 Mart 2024 yerel seçimlerinde CHP’nin yüzde 37,77 oyla birinci parti olması, bu toplumsal beklentinin ve değişim arayışının farklı koşullarda da karşılık bulduğunu gösterdi. Ancak bu başarıyı tek bir lidere bağlamak da doğru değildir.
Bugün mesele, yeni ittifaklar kurmaktan önce halkın güvenini yeniden kazanabilmektir.
İnsanlar yoksullaşıyor, emekçiler geçinemiyor, gençler geleceğini başka ülkelerde arıyor. Halk yalnızca iktidarın değişmesini değil, kendi yaşamının değişmesini istiyor.
Muhalefet bu nedenle yalnızca iktidarı eleştirmekle yetinmemeli. Nasıl bir ekonomi kurulacağını, üretimin nasıl artırılacağını, emeğin nasıl korunacağını, adaletin nasıl sağlanacağını açıkça anlatmalıdır.
Cumhuriyet, laiklik, halk egemenliği, kamuculuk ve ulusal bağımsızlık, yalnızca seçim bildirgelerinde yer alan sözler olmamalıdır. Bunlar toplumsal ve ekonomik politikaların temelini oluşturmalıdır.
Partiler arasındaki ittifaklar elbette önemlidir. Ancak liderlerin birbirleriyle anlaşması, halkın güvenini kazanmak anlamına gelmez.
İttifakın en büyüğü halkla kurulmalıdır.
Kılıçdaroğlu deneyiminden çıkarılacak önemli ders, toplumun farklı kesimleriyle ilişki kurmanın, onları dinlemenin ve taleplerini siyasete taşımanın değeridir. Bu birikim, seçim dönemleriyle sınırlı kalmamalı; tutarlı bir programa ve kararlı bir uygulamaya dönüşmelidir.
Çünkü halk, kendisine verilen seçim vaatlerinden çok, yaşamında gördüğü değişime inanır.
İktidarın anahtarı ittifak masalarında değil, halkın güvenindedir. Güven kazanılmadan oy istenemez; halkın talepleri karşılanmadan da kazanılan güven kalıcı hâle getirilemez.