İlk yazımda el aldığım ‘Yeni Kamuculuk’ olgusu, tarihsel ve teorik zemin bize çok net bir gerçeği fısıldıyor: Bugün Altı Ok’u savunmak, nostaljik bir tarih okumasına sığınmak ya da geçmişin gölgesinde bir teselli aramak değildir. Tam aksine; 21. yüzyılın küresel ve acımasız denklemini doğru okumak, geleceği proaktif bir akılla, cesurca tasarlamaktır. Çünkü neoliberalizmin son kırk yılda dünyaya dayattığı o meşhur "başka alternatif yok" ezberi, arkasında sadece çökmüş bütçeler değil, aynı zamanda paramparça olmuş toplumsal dokular bıraktı. Çöken sağlık sistemleri, tamamen ticarileşerek bir imtiyaz haline gelen eğitim, güvencesiz ve yarınsız bırakılan milyonlarca çalışan insan söz konusu. Küresel ölçekte derinleşen bu devasa adaletsizlik, insanlığa çok acı bir gerçeği öğretti: Hayat, toplumun ortak geleceği ve insan onuru, piyasanın o meşhur ve vahşi "sihirli eline" terk edilemeyecek kadar değerlidir. İşte bu yüzden, bizim tarihsel hafızamızda saklı duran o dinamik miras, yani Altı Ok’un çağları aşan o muazzam sentezi, küresel krizlerin girdabında savrulan Türkiye için sadece bir seçenek değil, somu bir çıkış haritasıdır.
Yeniden kamuculuk dediğimiz bu yeni dönem, devletin sadece eski usul fabrikalar kurması ya da piyasada bir düzenleyici olarak köşesinde oturmasıyla sınırlı kalamaz. Bugünün dünyasında kamusal akıl; yapay zekadan siber güvenliğe, tarımsal sürdürülebilirlikten kuantum teknolojilerine ve uzay araştırmalarına kadar her alanda stratejik bir oyun kurucu, öncü bir vizyoner olmak zorundadır. Genç Cumhuriyet’in ilanından hemen sonra, paranın, sermayenin, yetişmiş insan gücünün olmadığı o en karanlık coğrafyada demir ağları ören, Kayseri’de uçak fabrikaları kuran, Sümerbank’la bir toplumsal kalkınma ve sanayi devrimi başlatan o muazzam "Devletçilik" ruhu; bugün dijital altyapıyı, veri güvenliğini, temiz enerjiyi ve yerli inovasyonu kamusal bir güvence altına almayı gerekli kılıyor.
Artık tehlike çok büyük ve nettir: Eğer biz bugün kendi milli verilerimizi, küresel teknoloji tekellerinin inisiyatifine, kendi tarımımızı ve tohumumuzu küresel gıda kartellerinin insafına bırakırsak, ulusal egemenliğimizin temel sütunlarını kendi ellerimizle tehlikeye atmış oluruz. Dolayısıyla günümüz dünyasında devletçilik, siber alandan gıda egemenliğine kadar uzanan o devasa cephede hem millî güvenliğin hem de ekonomik bağımsızlığın yegane ve en güçlü garantisidir.
Madalyonun diğer yüzünde ise makroekonomik istikrar ve finansal egemenlik gerçeği duruyor. Yıllarca cari açık-faiz-kur kıskacına sıkıştırılan, üretmeden tüketen, sıcak para girişlerine bağımlı kılınan bir ekonomik modelin sürdürülemez olduğunu hep birlikte yaşayarak gördük. Piyasa köktenciliği bize planlamanın hantal bir Doğu Bloku hastalığı olduğunu vaaz ediyordu; oysa bugün görüyoruz ki planlaması olmayan, stratejik önceliklerini belirlememiş hiçbir ekonomi küresel fırtınalara dayanamaz. Yeni kamuculuk, finansal piyasaların spekülatif dalgalarına karşı reel üretimi, yani fabrikayı, tarlayı, laboratuvarı ve emeği koruma kalkanıdır. Devlet, bütçe kaynaklarını ranta ve betona değil, katma değeri yüksek teknolojik yatırımlara ve toplumsal refahı kalıcı kılacak altyapı projelerine yönlendirdiğinde, işte o zaman gerçek anlamda ekonomik egemenlikten bahsedebiliriz. Kamu aklı, piyasayı yok etmek için değil; piyasanın kör noktalarını, kâr hırsıyla körleşmiş basiretsizliğini toplumsal fayda yönünde terbiye etmek ve rayına oturtmak için devreye girmek zorundadır.
Üstelik bu kamusal hamle, Altı Ok’un diğer sütunları olan milliyetçilik ve halkçılık ilkeleriyle ayrılmaz, bölünmez bir bütün oluşturur. Bizim inandığımız, bizim savunduğumuz milliyetçilik, tribünlere oynayan kuru bir hamasetten ya da içi boş sloganlardan ibaret değildir. Bizim için milliyetçilik; bu ülkenin yer altı ve yer üstü kaynaklarını, madenlerini, nehirlerini ve ormanlarını yağmacı sermayeye karşı korumak, katma değerli üretimi bu toprakların yerli zeminlerinde yeniden yeşertmek ve her bir yurttaşın bu topraklarda üretilen zenginlikten adil, eşit bir pay almasını sağlamaktır. Halkçılık ise, parası olanın nitelikli hizmet aldığı, parası olmayanın ise kaderine terk edildiği, en temel insani hakların bile birer lüks tüketim malzemesine dönüştürüldüğü bu acımasız, bu vahşi düzeni kökten reddetmektir. Yeni kamusal vizyon, fırsat eşitliğini devletin vatandaşına bir lütfu değil, toplumsal sözleşmenin merkezindeki en kutsal, en mutlak hak olarak konumlandırır. Anadolu’nun en ücra, en unutulmuş köyündeki bir yetim çocukla, metropolün merkezindeki en korunaklı çocuğun aynı nitelikli eğitime, aynı sağlık hizmetine ve aynı teknolojik imkanlara erişebilmesi, işte bu halkçı-kamucu aklın birincil ve namus ödevidir.
Nihayetinde, küresel kapitalizmin o kibirli, o sarsılmaz sanılan ezberleri birer birer patlarken, dünya çaresizce ve el yordamıyla yeni bir denge noktası arıyor. Batı dünyası bugün "kamu müdahalesi" başlığı altında, milyarlarca dolarlık devlet teşvikleriyle, sanayi politikalarıyla kendilerine yeni bir yol bulmaya çalışırken, bizim elimizde yüz yılı aşkın bir tecrübenin, yaşanmış, test edilmiş ve başarıya ulaşmış kurucu bir felsefenin pusulası var. Bütün mesele, bu pusulayı modern dünyanın koordinatlarına, 21. yüzyılın dijital ve teknolojik gerçeklerine göre yeniden kalibre edebilme becerisidir. "Devletçilik" ilkesinin dinamizmini, "Devrimcilik" ilkesinin o statükoyu yıkan, sürekli yenilenmeyi emreden ruhuyla birleştirdiğimizde önümüzde hiçbir engel kalamaz. Türkiye, neoliberalizmin o dayatmacı, o insanı yalnızlaştıran kurak mevsimini artık arkasında bırakmak zorundadır. Kendi öz kaynaklarımıza, kamusal aklımıza, köklü planlama geleneğimize ve her şeyden önemlisi insanımıza güvenerek ayağa kalkmalıyız. Tarihin sonu gelmediği gibi, Altı Ok’un insanlığa ve bu topraklara söyleyecek sözü de asla bitmedi. Aksine, insanlığın ortak geleceğini, toplumsal adaleti ve tam bağımsızlığı yeniden inşa edecek olan o büyük kamucu yürüyüş, bizim topraklarımızda, bizim hafızamızda taptaze bir enerjiyle yeniden başlıyor.