Türkiye’nin sivil anayasa arayışını sadece teknik bir hukuk metni değişikliği olarak değil, Cumhuriyetimizin ikinci asrını taçlandıracak köklü bir “toplumsal mutabakat” zemini olarak okumak stratejik bir mecburiyet haline geldi. Zira, darbe dönemlerinin vesayetçi ruhunu genetiğinde taşıyan, devlet merkezli ve fert aleyhtarı mevcut anayasal prangalardan kurtulmak, artık bir tercih meselesi olmaktan çıkıp, devletimizin bekası ve milletimizin istikbali için varoluşsal bir zarurete dönüşmüş durumda. Lakin bu yeni yolu inşa ederken gözümüzü sadece Batı’nın modern seküler metinlerine hapsolmuş bir anlayışla sınırlandırmamalı; aksine insanlık tarihinin kurucu sözleşmelerine, yani Medine’nin adaletinden Runnymede’in hukuk arayışına kadar uzanan o geniş ve muazzam perspektife bakmak zorundayız. Elbette bu süreç, bir taklit serüveni değil, kendi medeniyet değerlerimizle evrensel hukuk normlarının telif edilmesi süreci.
622 yılında imzalanan Medine Sözleşmesi, bugün modern anayasacılığın ve siyaset biliminin en temel sütunlarından biri sayılan “çoğulculuk” kavramını, Batı dünyasının karanlık çağlar yaşadığı bir dönemde, bin dört yüz yıl evvelinden önümüze koyan eşsiz bir siyasi vesikadır. Farklı inanç gruplarının, kabilelerin ve etnik aidiyetlerin ortak bir “şehir devlet” çatısı altında, her kesimin kendi hukukunu ve inancını muhafaza ederek nasıl barış içinde bir arada yaşayabileceğinin tarihteki ilk ve en somut örneği olan bu sözleşme, bize devletin bir baskı aygıtı değil, adaletin, güvenliğin ve toplumsal huzurun koordinatörü olduğunu fısıldar. Yeni sivil anayasamız da bu toprakların kadim hoşgörüsünü, Selçuklu’dan Osmanlı’ya tevarüs eden o “insanı yaşat ki devlet yaşasın” düsturunu temel alan, dışlayıcı değil kapsayıcı bir “birlikte yaşama iradesi” beyanı olmak durumundadır. Medine Sözleşmesi’nin ruhu, bugünün modern dünyasında “katılımcı demokrasi” olarak adlandırdığımız kavramın en samimi ve organik köküdür.
Tarihin sarkacı 1215 yılına, İngiltere’nin Londra yakınlarındaki Thames Nehri kıyısında yer alan Runnymede düzlüklerine vurduğunda ise karşımıza çıkan Magna Carta Libertatum, ferdin haklarını iktidarın “keyfiyetinden” kurtarıp “kaidenin” sarsılmaz zırhına büründüren devrim niteliğinde bir adımdır. Tarihte İngiltere Kralı John ile mutsuz baronların buluştuğu bu sembolik alan (Runnymede), gücün ve mutlak iktidarın ilk kez hukuki sınırlara çekildiği yer olarak tarihe geçmiştir. Kralın yetkilerinin ilk kez somut bir hukuk metniyle sınırlandığı, kimsenin yargılanmadan cezalandırılamayacağı ve vergilendirmenin ancak temsil ve rıza ile mümkün olabileceği gerçeği, modern demokrasiye ve hukuk devletine giden yolun ilk taşlarını döşemiştir. Magna Carta ve Runnymede mirası bizlere, sınırsız yetkinin mutlaka yozlaşacağını ve gücün ancak hukukla terbiye edildiğinde bir medeniyet inşa edebileceğini öğretmiştir.
Bugün Türkiye’nin tartıştığı sivil anayasa tasarımı, Medine Sözleşmesi’ndeki o “çoğulcu adalet” anlayışı ile Magna Carta’daki “iktidarın hukukla tahdidi” prensiplerini, 21. yüzyılın Türkiye’sinin stratejik ihtiyaçları ve milli hassasiyetleriyle harmanlamakla inşa edilebilir.
Hukuk güvenliğinin tavizsiz sağlandığı, teşebbüs hürriyetinin anayasal teminat altına alındığı ve her şeyden önemlisi devletin vatandaşına bitmek bilmeyen ödevler yüklediği değil, vatandaşın temel haklarını devletin korumasına aldığı bir metin; Türkiye’yi bölgesel bir güç odağından küresel bir oyun kurucu aktöre dönüştürecek en kritik eşik. Bürokratik vesayetin ve milli iradeyi rehin alan tüm antidemokratik yapıların tasfiyesi, ancak bu sivil ve demokratik ruhun anayasaya nakşedilmesiyle mümkün olacak.
Nihayetinde Anayasa, bir toplumun sadece kuru bir kanun metni değil, o milletin yarınlara dair en büyük iddiası ve istikbal projeksiyonudur. Türkiye, sivil bir anayasayla kendi iç barışını tahkim ederek, bölgesindeki ateş çemberine rağmen bir istikrar adası olma vasfını perçinleyecektir. Bu tarihi fırsat, siyasi polemiklerin ötesinde, devletimizin bekası için bir milli güvenlik meselesi olarak ele alınmalı; tarihsel derinliğimiz ile evrensel hukuk normları arasında kurulacak bu sarsılmaz köprüyle, Türkiye Yüzyılı’nın hukuki altyapısı sağlam temellere oturtulmalıdır. Çünkü başka Türkiye yok.