Neoliberal Ezberlerin Sonu: Yeni Kamuculuk Çağı ve Altıok

Umut Berhan Şen

Umut Berhan Şen

Yazar

03 Ağustos 2026, 21:14
0 Yorum
Paylaş:
Neoliberal Ezberlerin Sonu: Yeni Kamuculuk Çağı ve Altıok

Yeni kamuculuk, sadece ekonomik bir model değişikliği değil, aynı zamanda toplumsal bir adalet ve ortak gelecek arayışıdır.

Yazı Boyutu


 

1989 yılında Berlin Duvarı çöktüğünde sadece beton bloklar ve sararmış harçlar değil, bir devrin ideolojik yükü de yıkılmış gibiydi. Soğuk Savaş’ın o kasvetli, tekinsiz gölgesinden sıyrılan insanlık, adeta pembe bir şafağa uyandığını sandı. İşte tam o günlerde Francis Fukuyama ortaya atıldı ve o çok konuşulan meşhur teziyle iddialı bir kehanet savurdu: “Tarihin Sonu”. Fukuyama’ya göre ideolojik çatışmalar dönemi kapanmış, insanlığın sosyo-politik evriminde varılabilecek nihai durağa ulaşılmıştı. Batı’nın temsil ettiği liberal demokrasi ve serbest Pazar ekonomisi mutlak zaferini ilan etmişti. Artık büyük iddiaların, devrimci fikirlerin kavgası yaşanmayacak; insanlık yalnızca küresel pazarın ve liberal bürokrasinin teknik ayrıntılarını yönetmekle yetinecekti. Fakat zaman, tarihin öyle kolayca rafa kaldırılamayacak kadar canlı, inatçı ve sürprizlerle dolu bir organizma olduğunu çabucak kanıtladı.

Fukuyama’nın o dönem kitleleri büyüleyen kehaneti, aslında piyasanın sihirli eline duyulan aşırı ve neredeyse mistik bir inancın zirvesiydi. Bu kabule göre Pazar ekonomisi her türlü toplumsal ve ekonomik sorunu kendiliğinden çözecek, devlet görünmez kılınacak, kamu sektörü ise hantal bir yük olarak tarihin tozlu raflarına gönderilecekti. Ancak hayatın yalın gerçeği, soyut teorilerin tıkandığı yerde söze girer. Nitekim aradan geçen onlarca yıl boyunca patlak veren yıkıcı finansal krizler, derinleşen gelir adaletsizlikleri, küresel salgınlar ve iklim felaketleri gösterdi ki; “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” mantığı toplumsal dokuyu korumaya yetmediği gibi sürdürülebilir bir gelecek de vaat etmiyordu. Tuhaf ama bir o kadar da manidar olan şu ki, Fukuyama bile ilerleyen yıllarda kaleme aldığı eserlerinde kendi ilk tezinin eksiklerini, ihmal ettiği “güçlü ve işlevsel devlet” ihtiyacını kabul etmek zorunda kaldı. Kendi kurduğu o büyük anlatıyı yine kendi elleriyle revize etti. Tarih bitmemişti; sadece piyasa köktenciliğinin illüzyonu bozulmuştu.

Geçenlerde CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Kuşoğlu’nun tam da bu noktaya parmak basan açıklamaları, aslında küresel siyasette ve ekonomide çok kritik bir zihinsel eşiğe işaret ediyor. Kuşoğlu’nun belirttiği gibi, Fukuyama’nın liberalizmin ve pazarın mutlak zaferini ilan eden yaklaşımı zamanla bizzat yazarı tarafından dahi sorgulanır hale geldi. Ve bugün, dünya ölçeğinde yepyeni bir hakikatle karşı karşıyayız: Kamu, bütün heybetiyle ve taptaze bir anlayışla sahneye geri dönüyor. “Yeni Kamuculuk” dediğimiz bu süreç, geçmişin hantal, bürokratik, piyasayı tamamen reddeden ya da baskılayan eski tip devletçiliğinden çok farklı bir ruha sahip. Bu, devletin piyasayla rekabet eden sıradan bir aktör değil, geleceği inşa eden stratejik bir akıl ve dönüştürücü bir güç olarak yeniden kurgulanması anlamına geliyor.

Bugün dünyada en ileri teknolojik dönüşümlere, yapay zeka çalışmalarına, yeşil enerji devrimlerine, biyoteknolojiye ve uzay araştırmalarına bakın; neredeyse hepsinin mutfağında devasa kamu Ar-Ge yatırımlarını görürsünüz. Serbest piyasa aktörleri doğaları gereği kısa vadeli kâr marjlarına, çeyreklik şirket bilançolarına odaklanırken; insanlığın kaderini belirleyecek büyük, yüksek riskli ve uzun vadeli projeleri üstlenmek yine kamu aklına, yani toplumun ortak öz kaynaklarına düşüyor. ABD’deki internetin doğuşundan tıbbi araştırmalara, günümüzdeki çip savaşlarında bütçelerden ayrılan yüz milyarlarca dolarlık kamu teşviklerinden Avrupa’nın yeşil mutabakat fonlarına kadar her alanda devlet, inovasyonun en ön safta koşan yatırımcısı konumunda. Yani liberalizmin “devlet gölge etsin yeter” söylemi, küresel rekabetin ve bilimsel atılımların sert gerçekliğine çarparak dağıldı.

Yeni kamuculuk, sadece ekonomik bir model değişikliği değil, aynı zamanda toplumsal bir adalet ve ortak gelecek arayışıdır. Serbest piyasanın kendi haline bırakıldığında ürettiği devasa servet eşitsizlikleri, insanları güvencesizliğe ve yalnızlığa itti. Birey, küresel sermayenin ve Pazar dalgalanmalarının ortasında savunmasız kaldığında toplumsal bağlar gevşemeye, adalet duygusu zedelenmeye başladı. İşte tam bu noktada kamusal akıl, sadece ekonomik bir karar verici olarak değil, toplumu koruyan, kapsayan ve geleceğe güvenle taşıyan bir çatı olarak yeniden önem kazandı. Sosyal devletin, kamusal hizmetlerin ve stratejik planlamanın meşruiyeti hiç olmadığı kadar arttı.

Türkiye ve gelişmekte olan ülkeler açısından bu küresel dönüşümü doğru okumak hayati bir ödevdir. Yıllarca “devlet ekonomiden tamamen çekilmeli”, “her şeyi piyasa ayarlar” ezberleriyle yönetilen politikaların sonucunda stratejik sektörlerin, tarımın, sanayinin ve bilimsel altyapının ne kadar büyük kırılganlıklarla yüzleştiğini tecrübe ettik. Oysa yeni kamuculuk anlayışı bize şunu söylüyor: Kamu, ne her şeyi tahakküm altına alan bir otorite olmalı ne de köşesinde oturan pasif bir izleyici. Kamu; bilimde, teknolojide, eğitimde ve sosyal adalette oyunun kurallarını belirleyen, stratejik vizyonu çizen ve toplumsal refahı gözeten bir katalizör olmak zorundadır.

Bugün küresel ölçekte yaşanan krizler (ister sağlık krizi olsun, ister enerji, gıda ya da iklim kriz) bize gösterdi ki, kriz anında toplumların sığınacağı tek güvenli liman yine kamusal kurumlar ve devletin kapasitesidir. Hiçbir özel şirket ya da serbest piyasa mekanizması, kriz anında toplumsal dayanışmayı ve güvenlik ağını tek başına sağlayamaz. Bu nedenle Fukuyama’nın ve o dönemin neoliberal teorisyenlerinin yanıldığı temel nokta burasıydı: İnsanı ve toplumu sadece ekonomik birer Pazar aktörü olarak gördüler. Oysa insan toplumsal bir varlıktır ve güvenliğini, geleceğini, adalet duygusunu kamusal bir düzen içinde bulur.

Günümüz dünyasında Çin’den ABD’ye, Avrupa Birliği’nden yükselen ekonomilere kadar herkes çareyi yeniden sanayi politikalarında, devlet destekli Ar-Ge hamlelerinde ve stratejik kamusal müdahalelerde arıyor. Tarihin sonu gelmedi; aksine neoliberal dogmalar dönemi kapandı. Şimdi önümüzde, kamusal yarar ile bireysel özgürlüğü, nitelikli stratejik planlama ile girişimci ruhu harmanlayacak yeni bir toplumsal sözleşme inşa etme ödevi duruyor. Kuşoğlu’nun işaret ettiği bu “yeni kamuculuk”, geçmişin hatalarını tekrarlamadan, geleceğin teknolojisini, üretimini ve adaletini kamu yararı etrafında örgütleme imkanı sunuyor. Velhasılıkelam, insanlık tarihin sonunda değil; belki de kamusal aklın, dayanışmanın ve ortak geleceğin yeniden keşfedildiği taptaze bir başlangıcın eşiğinde. Tam da bu noktada, Türkiye'nin tarihsel birikimi bize son derece özgün bir imkân sunuyor. Cumhuriyet’in kurucu felsefesi olan Altı Ok, esasen bu güncel arayışın tarihsel öncüsüdür ve yalnızca geçmişe ait bir hatıra değil, geleceğe tutulmuş bir meşaledir. Altı Ok’un omurgasını oluşturan “Devletçilik”, hiçbir zaman özel teşebbüsü ezmeyi amaçlayan katı bir dogmatizm olmadı. Aksine, sermaye birikiminin bulunmadığı bir coğrafyada ulusal sanayiyi, bağımsız ekonomiyi ve toplumsal refahı sıfırdan inşa eden stratejik bir hamleydi. Devletçilik, “Halkçılık” ilkesiyle birleşerek kamusal hizmetlerin eşit dağılımını, “Milliyetçilik” ilkesiyle birleşerek ekonomik bağımsızlığı, “Devrimcilik” ilkesiyle ise dinamik ve sürekli yenilenen bir yapıyı temsil ediyordu. Dolayısıyla bugün "yeni kamuculuk" başlığı altında Batı dünyasının el yordamıyla yeniden keşfetmeye çalıştığı ilke, bizim tarihsel hafızamızda zaten mevcuttu.

Bu bağlamda karşı karşıya olduğumuz durum sıfırdan ithal edilecek bir "yeni kamuculuk" modeli değil, Altı Ok’un ruhuna dayanan "yeniden kamuculuk" anlayışıdır. Cumhuriyet’in devletçilik tecrübesini 21. yüzyılın dijital dönüşümü, yeşil enerji ihtiyaçları ve teknolojik inovasyonuyla buluşturmak zorundayız. Yeniden kamuculuk; eğitimi, sağlığı, nitelikli enerjiyi ve dijital altyapıyı birer ticari meta olmaktan çıkarıp yeniden Anayasal bir halk hakkı kılan anlayıştır. Altı Ok’un devrimci ve dinamik mirasını çağı yakalayacak bir kamu aklıyla sentezlediğimizde, sadece piyasa aksaklıklarını gideren bir devlet değil; eşitliği, özgürlüğü ve sürdürülebilir kalkınmayı merkeze alan güçlü bir geleceği inşa etmek mümkün olacaktır.


 

Yorumlar 0

Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.

Henüz onaylanmış yorum bulunmuyor.