Muhalefetin Milli Sınavı ve Mekke Anlaşması

Umut Berhan Şen

Umut Berhan Şen

Yazar

16 Ağustos 2026, 21:54
0 Yorum
Paylaş:
Muhalefetin Milli Sınavı ve Mekke Anlaşması

Milli güvenlik ve dış politika, iç siyasetin sığ sularında boğulmayacak kadar hayati, gündelik oy hesaplarına kurban edilmeyecek kadar yüksek bir şuur gerektirir.

Yazı Boyutu

Milli güvenlik ve dış politika, iç siyasetin sığ sularında boğulmayacak kadar hayati, gündelik oy hesaplarına kurban edilmeyecek kadar yüksek bir şuur gerektirir. Bugün Orta Doğu’nun, Doğu Akdeniz’in ve Basra Körfezi’nin yeniden şekillendiği son derece kritik bir tarihsel eşikten geçiyoruz. Coğrafyamız bir yandan büyük güçlerin vekalet savaşlarına, diğer yandan terör koridoru oluşturma çabalarına sahne olurken; devletimizin attığı adımlar ve bu adımlara iç siyasetten gelen tepkiler, yarınlarımızın nasıl inşa edileceğini doğrudan belirliyor.


Son dönemde gündeme gelen Mekke Ortak Savunma Anlaşması ve Türkiye’nin Körfez coğrafyasındaki güvenlik mimarisindeki rolü, işte bu geniş stratejik çerçeveden okunmalıdır. Ancak bu süreçte asıl dikkat çekici ve altı çizilmesi gereken husus, ana muhalefet partisi CHP’nin, Parti Sözcüsü Müslim Sarı nezdinde ortaya koyduğu tutumdur. Yıllardır dış politikadaki her adımı kör bir muhalefet anlayışıyla reddeden, devletin bekasını ilgilendiren hamleleri bile iç politika malzemesi yapan o aşınmış söylem biçiminden sıyrılan bu yaklaşım, milletimizin de uzun zamandır özlemini duyduğu bir milli mutabakat zeminine işaret etmektedir.


Açık konuşalım: Bir devlet, sınırlarının ötesinde cereyan eden krizlere gözünü kapatamaz. “Orada ne işimiz var?” mantığıyla jeopolitiğin sert gerçekleri okunamaz. Türkiye; Balkanlar’dan Kafkaslar’a, Doğu Akdeniz’den Basra’ya kadar uzanan geniş bir gönül ve nüfuz coğrafyasının kalbinde yer alan, bizzat tarihi ve jeopolitik konumu gereği “merkez ülke” olmak zorunda olan bir devlettir. Mekke merkezli veya Körfez eksenli güvenlik arayışlarında Türkiye’nin masa başındaki mevcudiyeti, sadece bölgesel istikrarın teminatı değil, doğrudan doğruya Anadolu’nun savunma kalkanıdır. Defense in depth, yani derinlemesine savunma ilkesi tam da budur. Kendi güvenliğinizi sınırlarınızın başladığı yerde değil, sınırlarınızın ötesindeki kriz alanlarında kurduğunuz ittifaklar ve caydırıcılıkla sağlarsınız.


İşte tam bu noktada, CHP Dış Politika Kurulu’nun ve Parti Sözcüsü’nün açıklamaları son derece kıymetlidir. Devleti temsil eden hükümetin uluslararası alanda attığı imzaya, Türkiye’nin güvenliğini pekiştirecek stratejik bir hamleye “milli bir şuurla” yaklaşmak, olgun bir devlet aklının gereğidir. Muhalefet etmek, devlete husumet beslemek değildir; iktidarı eleştirmek ile devletin stratejik çıkarlarını savunmak arasındaki o ince çizgi korunduğu sürece bir ülke ayakta kalır. Müslim Sarı’nın, “Türkiye’nin güvenliğine ilişkin her türlü uluslararası anlaşma bizim açımızdan yerindedir ve önemlidir” diyerek söze başlaması, devletin yanındaki o sarsılmaz duruşu göstermesi bakımından son derece kıymetlidir.
Peki, bu destek körü körüne bir onay mıdır? Elbette hayır. Zaten gerçek bir devlet aklı ve sorumlu siyaset anlayışı da bunu gerektirir. Bir anlaşmaya milli bir şuurla destek verirken, o anlaşmanın getirebileceği muhtemel stratejik riskleri, bölgesel tuzakları ve örtülü yükümlülükleri hatırlatmak muhalefetin en temel hakkı ve hatta görevidir. Türkiye’nin başka güçlerin bölgesel çatışmalarına doğrudan taraf olmaması, NATO’daki 5. Madde benzeri otomatik yükümlülüklerle kendisini istemediği bir krizin içinde bulmaması, büyük güçlerin vekalet savaşlarında “yük taşıyıcı” konumuna düşmemesi yolundaki uyarılar, yapıcı bir aklın ve jeopolitik basiretin ürünüdür.


Bizler, tarihin her döneminde diplomasinin sert yüzüyle karşılaşmış bir milletiz. İttifaklar kurulur, bozulur; ancak devletin kalıcı olan çıkarlarıdır. Türkiye’nin bugün Körfez’de ve Arap dünyasında kurduğu bu yeni güvenlik ve iş birliği kopuşları, yalnızlaşma senaryolarını yırtıp atan stratejik bir hamledir. Türk Silahlı Kuvvetleri’nin caydırıcı gücü, savunma sanayimizin geldiği devasa nokta ve diplomasimizin kazandığı esneklik; bölgedeki ülkeler için Türkiye’yi vazgeçilmez bir partner, bir emniyet sibobu haline getirmiştir.


Doğu Akdeniz’de, Suriye’nin kuzeyinde, Karabağ’da veya Basra’da devlete destek olmak, tek bir siyasi partinin tekelinde değildir. Devlete destek olmak, bu coğrafyada ayakta kalmanın tek şartıdır. Muhalefetin bu tür kritik virajlarda savrulmadan, ucuz oy hesaplarına girmeden “Önce Vatan ve Devlet” diyebilmesi; devletimizin uluslararası masadaki elini güçlendirir. Yabancı başkentlere, Türkiye içinde tek bir ses, tek bir bilek olduğunu gösterir. Hasımlarımızın en çok korktuğu şey de tam olarak budur:  İçerideki tartışmaları bir kenara bırakıp dışarıya karşı tek bir milli cephe olabilmek. Yani “içeride kavga ederiz ama dışarıya karşı tek bilek oluruz mentalitesi” bu noktada devreye girecek. 

Tabii şunları hatırlamakta da fayda var: Yakın dönemde, Özgür Özel'in Financial Times'a yazdığı yazı, İspanya Başbakanı'ndan iç politika için yardım istemesi, Esad'ın ülkesinden kaçtığı gün, Esad'sız olmaz diye absürt bir demeç vermesi gibi beyanat ve yaklaşımlar, maalesef ana muhalefetin jeopolitik akıl tutulmalarına ve stratejik savrulmalarına dair zihinlerde açılmış derin ve taze yaralardır. Dış politikayı kulaktan dolma ezberlerle, uluslararası kamuoyuna şirin görünme kaygısıyla veya vizyonsuz analizlerle yürütmeye çalışmanın faturası her zaman ağır olmuştur. Nitekim bölgedeki kırılmaların ve güç dengelerinin hızla değiştiği bir vasatta, tahlil kabiliyetinden yoksun bu tarz fevri çıkışlar, sadece iç politikadaki inandırıcılığı zedelemekle kalmamış; Türk devletinin sahada ve masada yürüttüğü ince işlenmiş diplomasinin de aksine bir zemin yaratmıştır. 

İşte tam da bu noktada, geçmişin bazı vahim hatalarından ders çıkarılarak Mekke Anlaşması ekseninde sergilenen yapıcı, sorumlu ve devlet aklını önceleyen tutum; siyasetin popülist ezberlerden sıyrılıp milli bir çizgiye tahvil edilmesi adına son derece kıymetlidir. 

Sonuç olarak; Mekke Anlaşması ekseninde yaşanan bu süreç, Türkiye’nin geleceği açısından umut vericidir. Devleti yöneten iradenin küresel ve bölgesel gelişmeleri doğru okuyarak attığı stratejik adımlar, muhalefetin de milli bir süzgeçten geçirerek sağladığı bu yapıcı destekle birleştiğinde, Türkiye Yüzyılı dediğimiz vizyon sadece bir söylem olmaktan çıkıp somut bir jeopolitik gerçekliğe dönüşür. Coğrafya kaderdir derler; evet, ama o kaderi nasıl yazacağınız sizin devlet aklınıza, milli birliğinize ve stratejik basiretinize bağlıdır. Bugün Türkiye, o kaderi kendi iradesiyle yazma yolunda emin adımlarla ilerlemektedir.

Yorumlar 0

Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.

Henüz onaylanmış yorum bulunmuyor.