10 Kasım 1969'da, II. Demirel Hükûmeti Programı'nın Millet Meclisi'ndeki görüşmelerinde Cumhuriyet Halk Partisi’nden (CHP) ayrılanlarca 12 Mayıs 1967’de kurulmuş olan Güven Partisi adına kürsüye çıkan Turhan Feyzioğlu, Türk dış politikasının nasıl oluşturulması gerektiğini birkaç cümlede özetleyen önemli bir ilke ortaya koyuyordu:
“Türkiye’nin meselelerine ne Washington’un, ne Moskova’nın, ne Tel-Aviv’in, Kudüs’ün, ne Kahire’nin gözü ile değil, Ankara’nın gözü ile bakılması lâzımdır.”
Bu söz, yalnızca Soğuk Savaş şartları içerisinde söylenmiş dönemsel bir siyasi ifade değildi. Feyzioğlu'nun konuşmasının bütünü dikkate alındığında, arkasında daha kapsamlı bir dış politika anlayışı bulunuyordu: Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığı, toprak bütünlüğü ve güvenliği her düşüncenin üzerinde tutulmalı; dış politikanın şaşmaz rehberi ideolojik yakınlık veya uzaklık değil, “akla ve hesaba dayanan millî menfaat ölçüsü” olmalıydı.
Bu nedenle Feyzioğlu'na göre kapitalist veya sosyalist bir Türk dış politikasından söz edilemezdi. Türk dış politikası, Türkiye'nin millî menfaatlerine dayanan bir dış politika olmak zorundaydı.
Ankara'nın Gözüyle Bakmak Ne Demektir?
Ankara'nın gözüyle dünyaya bakmak, Türkiye'nin kendisini dünyadan soyutlaması değildir.
İttifaklara karşı çıkmak hiç değildir.
Dostlukları reddetmek, yalnızlaşmak veya uluslararası rejimin dışında kalmak da değildir.
Tam tersine, hangi devletle dostluk kurulacağının, hangi ittifaka katılacağının, hangi uluslararası girişimin destekleneceğinin ve hangi meselede hangi tutumun alınacağının başka devletlerin ideolojik tercihleri üzerinden değil, Türkiye'nin güvenliği ve millî menfaatleri üzerinden belirlenmesidir.
Feyzioğlu'nun konuşmasındaki Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Vietnam örneği bunun için son derece açıklayıcıdır.
ABD, Vietnam'da yanlış bir politika izleyebilir. Türkiye, ABD'nin Orta Doğu politikasının bazı unsurlarına da karşı çıkabilir. Fakat bundan hareketle Amerika'nın Türkiye için bütünüyle düşman ilan edilmesi nasıl doğru değilse, müttefik olduğu için Washington'un her politikasının Türkiye tarafından benimsenmesi de doğru değildir.
Çünkü devletler arasındaki ilişkiler ideolojik sadakat ilişkileri değildir.
Türkiye'nin bir devletle aynı ittifak içerisinde bulunması, dünyaya o devletin gözünden bakmasını gerektirmez.
İttifak Başka, Tabiiyet Başkadır
Türk dış politikasının tarihsel tartışmalarında zaman zaman birbirine karıştırılan meselelerden biri budur.
Bağımsız dış politika, ittifaksız dış politika demek değildir.
Bir devlet bağımsızlığını koruyarak ittifak kurabilir. Hatta bulunduğu coğrafya ve karşı karşıya olduğu güvenlik tehditleri, ittifak ilişkilerini gerekli kılabilir.
Nitekim 1960'ların hükûmet programlarında Türkiye'nin NATO üyeliği güvenliğinin önemli unsurlarından biri olarak görülürken, aynı zamanda Sovyetler Birliği ile iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirilmesi, Arap ülkeleriyle yakın ilişkiler kurulması, Asya ve Afrika ülkeleriyle işbirliğinin artırılması ve Avrupa ile ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi savunuluyordu.
Buradaki esas mesele, ittifakın varlığından çok ittifak içerisindeki devletin iradesidir.
İttifak, Türkiye'nin güvenliğini ve millî menfaatlerini korumaya hizmet ettiği ölçüde anlamlıdır. Dostluk ilişkileri de karşılıklılık ve eşitlik üzerine kurulmalıdır.
Bir müttefikin bütün düşmanlarını kendi düşmanımız, bütün dostlarını kendi dostumuz kabul etmeye başladığımız anda ise millî dış politikadan uzaklaşırız.
Çünkü o noktadan sonra dünyaya Ankara'nın değil, başka bir başkentin gözünden bakmaya başlamış oluruz.
Coğrafya Dış Politikanın Değişmeyen Gerçeğidir
“Ankara'nın gözü” aynı zamanda coğrafyanın farkında olmaktır.
Türkiye herhangi bir coğrafyada kurulmuş herhangi bir devlet değildir.
Balkanlar'a, Karadeniz'e, Kafkasya'ya, Orta Doğu'ya ve Doğu Akdeniz'e aynı anda açılan; Avrupa ile Asya'nın kesişme noktasında bulunan bir devletin güvenlik ihtiyaçları da dış politika öncelikleri de bu coğrafyanın gerçeklerinden bağımsız düşünülemez.
Hükûmetler değişebilir.
Uluslararası rejim değişebilir.
İttifakların yapısı değişebilir.
Büyük güçler arasındaki ilişkiler değişebilir.
Fakat Türkiye'nin coğrafyası büyük ölçüde değişmez.
Bu nedenle dış politika yalnızca bugünün siyasi yakınlıklarına göre değil, devletin uzun vadeli güvenlik ve çıkar hesaplarına göre kurulmak zorundadır.
Feyzioğlu'nun konuşmasındaki “Türkiye'nin coğrafyasında ve Türkiye'nin bulunduğu tarihî noktada” millî menfaatin nasıl daha iyi korunacağına bakılması gerektiği düşüncesi tam da bunu anlatıyordu.
Dostluklar Kalıcı Olabilir; Fakat Millî Menfaatin Yerine Geçemez
Devletler arasında dostluk elbette önemlidir.
Karşılıklı güven, ekonomik ilişkiler, askerî ittifaklar, tarihsel ve kültürel bağlar dış politikanın önemli unsurlarıdır.
Fakat bunların hiçbiri dış politikanın nihai amacı değildir.
Amaç Türkiye Cumhuriyeti'nin bağımsızlığını, güvenliğini, toprak bütünlüğünü ve millî menfaatlerini korumaktır.
Türkiye, Washington’un dış politika önceliklerini bilmelidir.
Moskova’nın güvenlik anlayışını doğru okumalıdır.
Avrupa başkentlerinin ne düşündüğünü, Pekin’in ekonomik ve stratejik hedeflerini, Tel Aviv’in güvenlik anlayışını, Tahran’ın bölgesel hesaplarını ve Arap başkentlerinin önceliklerini doğru değerlendirmelidir.
Fakat başka devletlerin ne düşündüğünü anlamak ile onların gözüyle dünyaya bakmak aynı şey değildir.
Diplomasi, diğer devletlerin amaçlarını, kaygılarını ve çıkarlarını doğru okuyabilme yeteneğidir.
Bağımsız dış politika ise bütün bunları dikkate aldıktan sonra Türkiye’nin ne yapması gerektiğine Ankara’da, Türkiye’nin millî menfaatleri doğrultusunda karar verebilme iradesidir.
İdeolojinin Değil Devletin Dış Politikası
Feyzioğlu'nun 1969 konuşmasının bugün açısından belki de en önemli taraflarından biri dış politikanın ideolojik kamplaşmaların dışında tutulması gerektiğine yaptığı vurgudur.
Bir ülkenin rejimini beğenmek onunla ittifak kurmak için yeterli olmadığı gibi, rejimini beğenmemek de o devletle ilişki kurmamak için tek başına yeterli değildir.
Devletler dış politikalarını sempati ve antipati üzerinden kuramazlar.
Çünkü dış politika, başka devletlerin iç düzenlerini tasvip edip etmemenin ötesinde, kendi devletinin güvenliğini ve çıkarlarını koruma meselesidir.
Türkiye'nin farklı rejimlere sahip ülkelerle aynı anda ilişki kurabilmesinin nedeni de budur.
Dostluk ve ittifaklar, başka devletlerin Türkiye ile ilgisi bulunmayan coğrafyalardaki tercihlerinden önce Türkiye'nin kendi ihtiyaçları açısından değerlendirilmelidir.
Bu yaklaşım ne değerlerden vazgeçmektir ne de uluslararası hukuku önemsizleştirmektir.
Aksine millî menfaat, uluslararası hukuk, karşılıklılık, egemenlik ve devletler arasında eşitlik birlikte düşünüldüğünde tutarlı bir dış politika ortaya çıkar.
Ankara'nın Gözü Bir Devlet Aklıdır
1969'dan bugüne dünya büyük ölçüde değişti.
Soğuk Savaş sona erdi. Sovyetler Birliği dağıldı. Avrupa'nın siyasi ve ekonomik yapısı değişti. Çin küresel bir güç hâline geldi. Orta Doğu defalarca yeniden şekillendi. Karadeniz'den Doğu Akdeniz'e Türkiye'nin çevresindeki güvenlik sorunları farklı biçimler aldı.
Fakat Feyzioğlu'nun ortaya koyduğu soru değişmedi:
Türkiye dünyaya kimin gözüyle bakacaktır?
Washington'un mu?
Moskova'nın mı?
Brüksel'in mi?
Pekin'in mi?
Yoksa Ankara'nın mı?
Bu sorunun cevabı, dış politikada bağımsızlığın da ölçüsüdür.
Ankara'nın gözüyle dış politika; herkesle konuşabilmek, gerektiğinde ittifak kurabilmek, gerektiğinde müttefikine itiraz edebilmek, rakibiyle ortak menfaat alanları oluşturabilmek, hiçbir dostluğu tabiiyete ve hiçbir anlaşmazlığı ebedî düşmanlığa dönüştürmemektir.
Çünkü dış politikada devletlerin adları, hükûmetleri, ittifakları ve güç dengeleri değişebilir.
Değişmemesi gereken, Türkiye Cumhuriyeti'nin kendi menfaatlerini kendi aklıyla tanımlama iradesidir.
Belki de 10 Kasım 1969'da Meclis kürsüsünden söylenen sözün yarım asrı aşarak bugüne ulaşmasının nedeni budur:
Dünyayı anlamak için bütün başkentlerin ne düşündüğünü bilmek; fakat, Türkiye adına dünyaya Ankara'nın gözüyle bakmak gerekir.