12 Eylül 1980 sabahı Türk Silahlı Kuvvetleri ülke yönetimine el koydu. Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükûmet feshedildi; siyasi partilerin faaliyetleri durduruldu; ülke, emir ve komuta zinciri içinde gerçekleştirilen bir askerî müdahaleyle yeni bir döneme girdi.
Bugünden bakıldığında 12 Eylül; kapatılan partiler, siyasal yasaklar, cezaevleri, işkenceler, idamlar ve özgürlükleri sınırlayan bir anayasal düzenle hatırlanmaktadır. Bu hafıza yanlış değildir. Ancak yalnızca müdahaleden sonra yaşananlara bakarak 12 Eylül’ü anlamaya çalışmak, Türkiye’yi o sabaha götüren tarihsel şartları gözden kaçırmamıza yol açar.
Askerî müdahaleyi kendi döneminin şartları içinde incelemek, onu haklı veya hukuka uygun kabul etmek değildir. Müdahaleye götüren şartları açıklamak başka, müdahaleyi meşrulaştırmak başkadır.
Bu ayrım yapılmadan ne 12 Eylül doğru anlaşılabilir ne de Türkiye’nin aynı türden krizlere yeniden sürüklenmesini önleyecek sonuçlar çıkarılabilir.
Devlet Otoritesinin Aşındığı Türkiye
1970’lerin sonlarında Türkiye, olağan bir siyasal anlaşmazlığın sınırlarını çoktan aşmıştı. Sağ ve sol örgütler arasındaki çatışmalar, üniversitelerden mahallelere, kahvehanelerden fabrikalara kadar toplumsal hayatın hemen her alanına yayılmıştı. Siyasal cinayetler gündelik hayatın parçası hâline gelmiş; öğretim üyeleri, gazeteciler, savcılar, güvenlik görevlileri, sendikacılar ve siyasetçiler hedef alınmıştı.
Bazı şehirler ve mahalleler devlet otoritesinin fiilen giremediği “kurtarılmış bölgeler” olarak anılıyordu. Devletin güvenliği sağlamakla görevli kurumları dahi siyasal kamplaşmadan etkilenmişti. Polis teşkilatından eğitim kurumlarına, sendikalardan kamu bürokrasisine kadar birçok alanda insanlar görevlerinden önce siyasal aidiyetleriyle değerlendirilmeye başlanmıştı.
Kahramanmaraş, Çorum ve Sivas’ta yaşanan olaylar, siyasal kutuplaşmanın mezhep farklılıkları üzerinden kitlesel şiddete dönüşebileceğini göstermişti. Konya’da 6 Eylül 1980’de düzenlenen Kudüs Mitingi ise laik Cumhuriyet düzenine yönelik kaygıları artırmıştı.
Devlet yalnızca şiddeti önlemekte zorlanmıyor, toplumun farklı kesimleri için ortak ve tarafsız bir otorite olma niteliğini de kaybediyordu. Bir ülkede insanlar oturduğu mahalleye, gittiği kahvehaneye, okuduğu gazeteye veya mensup olduğu sendikaya göre sınıflandırılmaya başlanmışsa mesele artık münferit güvenlik olaylarından ibaret değildir. Siyasal kutuplaşma, devletin ve toplumun bütünlüğünü tehdit eden bir rejim krizine dönüşmüş demektir.
Çalışamayan Meclis ve Kurulamayan Siyasi Uzlaşma
Türkiye’nin yaşadığı kriz yalnızca sokaklarda değildi. Devletin karar mekanizmaları da giderek işlemez hâle gelmişti.
1977 seçimlerinden sonra hiçbir parti tek başına hükûmet kuracak çoğunluğa ulaşamamış; kısa ömürlü hükûmetler, azınlık hükûmetleri ve başarısız koalisyon arayışları birbirini izlemişti. Ülkenin ağırlaşan güvenlik ve ekonomi sorunlarına rağmen siyasi partiler ortak bir çözüm üzerinde buluşamıyordu.
Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk’ün görev süresinin sona ermesinden sonra TBMM’nin aylar boyunca yeni cumhurbaşkanını seçememesi, rejimin içine düştüğü tıkanmanın simgesi oldu. Meclis yalnızca hükûmet kurmakta veya cumhurbaşkanı seçmekte zorlanmıyor; güvenlik, çalışma hayatı, vergi düzeni ve ekonomik istikrar için gerekli görülen kanunları da zamanında çıkaramıyordu.
Siyasi partiler anarşi ve terörden şikâyet etmekte birleşiyor fakat sorumluluğu sürekli birbirlerine yüklüyorlardı. Her parti devletin zayıfladığını görüyor, ancak devlet otoritesinin demokratik hukuk düzeni içinde nasıl yeniden kurulacağı konusunda kalıcı bir uzlaşma sağlayamıyordu.
Bu durum, askerî müdahaleden sonra üretilmiş bir gerekçeden ibaret değildi. Süleyman Demirel başkanlığında kurulan VI. Demirel Hükûmeti’nin Kasım 1979’da Meclis’e sunduğu programda da ülkenin içinde bulunduğu durum “fevkalade hâl” olarak tanımlanıyordu. Programda can ve mal güvenliğinin sağlanması, anarşi ve terörün etkisiz hâle getirilmesi, devlet otoritesinin yeniden kurulması ve yeni güvenlik düzenlemelerinin yapılması hükûmetin öncelikli görevleri arasında sayılıyordu.
Demirel Hükûmeti; Fevkalade Hâller Kanunu’nun çıkarılmasını, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin yeniden düzenlenmesini, İl İdaresi Kanunu ile Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nun değiştirilmesini ve güvenlik güçlerinin yetkilerinin artırılmasını öngörüyordu.
Bu program bize önemli bir gerçeği gösterir: Devletin işlemediği, mevcut araçların yetersiz kaldığı ve yeni tedbirlere ihtiyaç duyulduğu düşüncesi, yalnızca 12 Eylül yönetiminin ileri sürdüğü bir iddia değildi. Müdahaleden önce görevde bulunan sivil hükûmet de aynı krizi tespit etmişti.
Sorun, teşhisin bulunmaması değil; teşhise uygun demokratik ve hukuki çözümlerin zamanında üretilememesiydi.
Ekonomik Kriz ve Toplumsal Çözülme
Siyasal şiddetin yanında Türkiye ağır bir ekonomik kriz içindeydi. Enflasyon hızla yükselmiş; petrol, tüpgaz, yağ ve başka temel ihtiyaç maddelerinde yokluklar yaşanmış; kuyruklar ve karaborsa gündelik hayatın olağan görüntüleri hâline gelmişti.
Üretim geriliyor, yatırımlar duruyor, işsizlik artıyor ve Türkiye dış borçlarını ödemekte zorlanıyordu. Merkez Bankası en küçük dış transferleri gerçekleştirmekte dahi güçlük çekiyor, ülkenin uluslararası kredi itibarı aşınıyordu.
24 Ocak 1980’de alınan ekonomik kararlar bu tablonun sonucuydu. Fakat kararların gerektirdiği bazı yasal düzenlemeler, Meclisin çalışamaması ve siyasi istikrarsızlık nedeniyle gerçekleştirilemiyordu. Böylece güvenlik krizi ekonomik krizi, ekonomik kriz de siyasal ve toplumsal gerilimi besliyordu.
İnsanların yalnız can güvenliklerini değil, yarın geçimlerini sağlayıp sağlayamayacaklarını da bilemedikleri bir ülkede demokratik rejime duyulan güven zayıflamaya başlamıştı. Demokrasinin hükûmet üretemediği, Meclisin karar alamadığı, devletin sokaklara hâkim olamadığı ve ekonominin temel ihtiyaçları karşılayamadığı düşüncesi yaygınlaşıyordu.
Askerî müdahaleye toplumsal zemin hazırlayan en tehlikeli gelişme de buydu: İnsanların güvenlik ve istikrar uğruna özgürlüklerinden vazgeçmeye razı hâle gelmesi.
Silahlı Kuvvetlerin Koruma ve Kollama Anlayışı
12 Eylül’e giden sürecin bir başka boyutu, Türk Silahlı Kuvvetlerinin kendisini devletin sıradan bir kurumu olarak değil, Cumhuriyet’in kurucu değerlerinin koruyucusu olarak görmesiydi.
Askerî eğitimde subay adaylarına yalnızca ülkeyi dış tehditlere karşı savunma görevi öğretilmiyordu. İç Hizmet Kanunu’nun 35’inci maddesinde yer alan Cumhuriyet’i “koruma ve kollama” görevi de askerî kimliğin temel unsurlarından biri olarak benimsetiliyordu.
Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının büyük ölçüde asker kökenli olması, ordunun Kurtuluş Savaşı’ndaki rolü ve daha önce gerçekleşen 27 Mayıs ile 12 Mart müdahaleleri, Silahlı Kuvvetler’in devlet ile hükûmet arasında bir ayrım yapmasına yol açmıştı. Seçilmiş hükûmetler gelip geçici, devlet ve Cumhuriyet ise korunması gereken kalıcı varlıklar olarak görülüyordu.
Bu anlayış içinde ordu, siyasal iktidarın devleti koruyamadığına kanaat getirdiğinde müdahale etmeyi yalnızca fiilî bir imkân değil, kendisine verilmiş bir görev olarak değerlendirebiliyordu.
Oysa demokratik hukuk rejiminde Cumhuriyet’i koruma görevi, seçilmiş organların üzerinde ve onların yerine kullanılabilecek bağımsız bir askerî yetki doğurmaz. Devleti korumakla görevli silahlı bir kurumun, devletin nasıl yönetileceğine karar vermeye başlaması hâlinde askerî güç siyasal iradenin yerine geçer.
12 Eylül’de yaşanan tam olarak buydu.
Darbe Kaçınılmaz mıydı
12 Eylül öncesinde devletin ağır bir kriz içinde bulunduğu açıktır. Siyasal cinayetler, toplumsal çatışmalar, ekonomik darboğaz, hükûmet istikrarsızlığı, cumhurbaşkanının seçilememesi ve Meclisin gerekli kararları alamaması inkâr edilemez.
Ancak bütün bunlardan “darbe kaçınılmazdı” sonucu çıkarılamaz.
Tarihî olaylar gerçekleştikten sonra, yaşanan sonucu geçmişin kaçınılmaz sonu gibi görmek kolaydır. Oysa 12 Eylül’den önce demokratik siyasetin önünde başka imkânlar da bulunuyordu: Partiler arasında geniş tabanlı bir uzlaşma hükûmeti kurulabilir, cumhurbaşkanı seçimi çözülebilir, güvenlik kurumlarının tarafsızlığı yeniden sağlanabilir ve şiddetle mücadele için hukuk sınırları içinde ortak bir program uygulanabilirdi.
Bu yolların başarıya ulaştırılamamış olması, askerî müdahaleyi hukuk düzeninin meşru bir seçeneği hâline getirmez. Tam tersine, sivil siyasetin tarihsel sorumluluğunu ortaya çıkarır.
Siyaset kurumu ülkeyi yönetemez hâle geldiğinde yalnız hükûmetler düşmez. Demokratik rejimin kendisi de toplumun gözünde tartışılır hâle gelir. Güvenliği sağlayamayan, ekonomik hayatı düzenleyemeyen ve ortak karar üretemeyen bir Meclis, kendi varlığına yönelen müdahaleye toplumsal zemin hazırlamış olur.
12 Eylül Bir Boşlukta Gerçekleşmedi
Türkiye, müdahale sabahına siyasal şiddetin, devlet otoritesindeki çözülmenin, ekonomik krizin ve demokratik kurumların karar üretememesinin içinden geçti.
Fakat müdahaleye elverişli şartların oluşmuş olması, Türk Silahlı Kuvvetleri’ne millî egemenliği seçilmiş organların elinden alma hakkı vermez. Devleti kurtarma iddiası, hukuk devletini askıya almanın ve insan haklarını ihlal etmenin gerekçesi olamaz.
Bugün yapılması gereken, 12 Eylül 1980 öncesindeki şiddeti küçümsemeden 12 Eylül sonrasındaki hukuksuzlukları mahkûm edebilmektir.
12 Eylül’den çıkarılması gereken en önemli ders, yalnızca askerlerin bir daha yönetime el koymaması değildir. Asıl ders, demokratik siyasetin ülkeyi yönetme, devlet otoritesini hukuk içinde kurma, güvenliği sağlama ve kriz zamanlarında ortak karar üretebilme sorumluluğunu taşımasıdır.
Demokrasi yalnız seçim yapmak değildir. Demokrasi, devletin en ağır şartlarda bile hukuk içinde çalışmasını sağlayabilme yeteneğidir. Sivil siyaset bu yeteneğini kaybettiğinde ortaya çıkan boşluğu kimin dolduracağı hiçbir zaman yalnızca siyasetçilerin meselesi olarak kalmaz.12 Eylül’e giden Türkiye’nin,bugüne bıraktığı asıl uyarı budur.