CHP Kendi Gücünü Hatırlamak Zorunda: Atatürk’ün Partisi Yeniden Devlet Yönetmeye Hazır Mı?

CHP Kendi Gücünü Hatırlamak Zorunda: Atatürk’ün Partisi Yeniden Devlet Yönetmeye Hazır Mı?

CHP’nin yeniden iktidar alternatifi olabilmesi için önce kendi gücünün kaynağını; yani, Türkiye’nin tarihini, devlet tecrübesini, millet iradesini ve kendi kurucu kapasitesini hatırlaması gerekiyor.

Cumhuriyet Halk Partisi, Millî Mücadele’nin siyasal mirasından ve Cumhuriyet’in kurucu iradesinden doğdu. Bugün ise kurultay davaları, ceza yargılamaları, parti içi meşruiyet tartışmaları ve uluslararası kamuoyuna yapılan çağrıların gölgesinde yeni bir yol ayrımına girmiştir. CHP’nin yeniden iktidar alternatifi olabilmesi için önce kendi gücünün kaynağını; yani, Türkiye’nin tarihini, devlet tecrübesini, millet iradesini ve kendi kurucu kapasitesini hatırlaması gerekiyor.

Mustafa Kemal Atatürk’ün liderliğini ele alırken öncelikle şu soruyu sormak gerekiyor:

Güç nedir?

Silah mıdır?

Para mıdır?

Uluslararası destek midir?

Yoksa tecrübe, örgütlenme, liderlik, doğru zamanlama ve başarılabileceğine duyulan inanç mıdır?

Millî Mücadele’nin verdiği cevap açıktır.

Karşısındaki güç çok daha büyüktür.

Ama Mustafa Kemal Atatürk, kendi milletinin ve kadrolarının sahip olduğu fakat henüz harekete geçirilmemiş gücü görebildi.

Bugün CHP’nin karşısındaki temel meselelerden biri de bana göre budur:

Kendi gücünün farkında olmak.

Çünkü Cumhuriyet Halk Partisi herhangi bir siyasi parti değildir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş sürecinden doğmuş, devlet kurmuş, Cumhuriyet rejiminin siyasal kurumsallaşmasını üstlenmiş tarihsel bir partidir.

Ama tarihsel miras tek başına iktidar üretmez.

O mirası anlayacak kadro, onu bugüne taşıyacak siyasal akıl ve en önemlisi “bu devleti yeniden yönetebiliriz” diyebilecek bir özgüven gerekir.

CHP önce kendi meşruiyet sorununu çözmek zorunda

Bugünkü CHP’nin önündeki ilk mesele iktidar değil, bana göre kurumsal meşruiyettir.

4-5 Kasım 2023 tarihli 38. Olağan Kurultay artık yalnızca parti içindeki siyasi tartışmaların konusu değildir.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığınca yürütülen soruşturma sonucunda iddianame düzenlenmiş; dosyada tanık anlatımları, MASAK raporları, seçim kurulu yazışmaları, çeşitli kurum kayıtları, inceleme tutanakları ve emniyet fezlekesi gibi delillere yer verilmiştir. İddiaların delegelerin iradesinin sakatlanıp sakatlanmadığı, menfaat sağlanması, işe yerleştirme ve maddi çıkar vaatleri gibi konular üzerinde yoğunlaştığı görülmektedir. Bunların her biri yargılama konusudur ve iddianamenin varlığı elbette tek başına suçun sabit olduğu anlamına gelmez.

Fakat artık “şaibe iddiası” ile “kesinleşmiş hukuki sonuç” arasındaki ayrımı da doğru kurmak gerekiyor.

Çünkü hukuk yargısında çok daha ileri bir aşamaya gelinmiştir.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, 21 Mayıs 2026 tarihli kararında ilk derece mahkemesi kararını kaldırmış; 38. Olağan Kurultayın mutlak butlanla malul olduğunun tespitine ve yapıldığı tarihten itibaren iptaline karar vermiştir. Daire ayrıca bu kurultaydan sonra yapılan olağan ve olağanüstü kurultaylarla bunlarda alınan kararların iptaline, 38. Kurultaydan önceki duruma dönülmesine ve Kemal Kılıçdaroğlu ile önceki parti organlarının görevlerine aynen devam etmelerine hükmetmiştir.

Dahası, ihtiyati tedbir kapsamında Özgür Özel ve ilgili parti organlarının görevden uzaklaştırılmasına; Kılıçdaroğlu ile önceki Parti Meclisi ve Yüksek Disiplin Kurulu üyelerinin karar kesinleşinceye kadar görevi üstlenmelerine/göreve iadelerine de karar verilmiştir. Kararın Yargıtay’da temyiz yolu açıktır.

Bu tablo karşısında CHP’nin artık yapması gereken ilk şey hukukla kavga etmek değil, hukuk içinde kendi kurumsal meşruiyetini yeniden kurmaktır.

Kılıçdaroğlu’nun dönüşünün anlamı yalnız bir isim değişikliği değildir.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun mahkeme kararıyla göreve dönmesi yalnızca “eski genel başkan geri geldi” şeklinde okunursa asıl mesele kaçırılır.

Burada daha büyük bir sorun vardır:

CHP’nin yeniden hukuk zeminine oturtulması.

Çünkü iktidara talip olan bir parti, kendi iç işleyişinde tartışmalı bir meşruiyet zemini üzerinde uzun süre yaşayamaz.

Türkiye’yi yönetecek bir siyasal hareketin önce kendisini yönetebilmesi gerekir.

Kendi tüzüğünü uygulaması gerekir.

Kendi delegesinin iradesini koruması gerekir.

Kendi kurumlarına güvenmesi gerekir.

Ve yargısal bir uyuşmazlık ortaya çıktığında, sonucunu yalnızca siyasi sloganlarla açıklamak yerine hukuki mekanizmalar içinde çözmesi gerekir.

CHP’nin devlet yönetme iddiasının başlangıç noktası tam da burada olmalıdır.

Newsweek’e anlatılan Türkiye

Bu noktada Özgür Özel’in 1 Haziran 2026 tarihinde Newsweek’te yayımlanan “Turkey’s Democratic Crisis Is Becoming a Security Crisis” başlıklı yazısı özellikle dikkat çekicidir.

Özel, Türkiye’deki demokrasi ve hukuk devleti tartışmalarını yalnızca ülkenin iç siyasal meselesi olarak görmemekte; bunları NATO, Avrupa, Karadeniz, Doğu Akdeniz, Orta Doğu, enerji güvenliği ve göç yönetimi açısından da bir güvenlik sorunu şeklinde ele almaktadır.

İktidarı uluslararası basında eleştirmek elbette kendi başına demokratik siyasetin dışına çıkmak değildir.

Bir muhalefet lideri hukuk devleti, demokrasi ve adalet konusunda istediği yerde görüş açıklayabilir.

Fakat mesele burada bitmiyor.

Çünkü Türkiye’nin iç siyasal gelişmelerini NATO’nun veya Avrupa güvenliğinin problemi hâline getiren bir söylem, ister istemez başka bir soruyu doğuruyor:

CHP Türkiye’de iktidarı kimden bekliyor?

Milletinden mi?

Yoksa dışarıdan oluşacak siyasi baskıdan mı?

Özel’in yazısında CHP’nin kendi içindeki kurultay uyuşmazlıklarının, tüzük, delege, seçim kurulu ve ceza davası tartışmalarının büyük bölümü uluslararası okuyucuya aktarılmamaktadır.

İşte Atatürk’ün mirası tam burada yeniden hatırlanmalıdır.

Atatürk’ün partisi gücünü dışarıda arayamaz

Mustafa Kemal, Türkiye’yi kurtarırken dünyanın gerçeklerinden kopuk değildi.

Dış desteğin önemini biliyordu.

Diplomasi yürütüyordu.

Devletler arasındaki çıkar çatışmalarını kullanıyordu.

Moskova’yla görüşüyor, Avrupa başkentlerindeki gelişmeleri izliyor, uluslararası dengeleri değerlendiriyordu.

Ama bir şeyi hiç karıştırmadı:

Türkiye’nin siyasal meşruiyetinin kaynağı dış dünya değildi.

Ankara’ydı.

Büyük Millet Meclisi’ydi.

Millet iradesiydi.

Bu nedenle CHP’nin dış dünyayı anlamasında hiçbir sorun yoktur.

Washington’u bilmelidir.

Brüksel’i bilmelidir.

Moskova’yı bilmelidir.

Pekin’i bilmelidir.

Ama Türkiye’ye Ankara’nın gözüyle bakmalıdır.

CHP’nin iktidara gelebilmesi için yabancı gazetelerin, yabancı siyasetçilerin veya uluslararası kuruluşların desteğine yaslanan bir siyasal psikolojiden önce kurtulması gerekir.

Çünkü Atatürk’ün kurduğu partiye yakışan soru:

“Bize kim destek verir?” değildir.

Asıl soru şudur:

“Türkiye’yi nasıl yönetiriz?”

CHP’nin elinde küçümsenemeyecek bir güç var

Üstelik CHP güçsüz değildir.

Tersine, elinde Türkiye’de çok az siyasi yapının sahip olduğu tarihsel bir sermaye bulunmaktadır.

Devlet kurma tecrübesi vardır.

Cumhuriyet vardır.

TBMM geleneği vardır.

Lozan vardır.

Kamu yönetimi hafızası vardır.

Dış politika geleneği vardır.

Sosyal devlet düşüncesi vardır.

Yerel yönetim tecrübesi vardır.

Ve bütün bunların ötesinde yüz yılı aşan bir kurumsal hafıza vardır.

Ancak geçmiş yalnızca anma törenlerinde kullanılacak bir miras değildir.

Geçmiş, geleceğin kapasitesine dönüştürülebiliyorsa güçtür.

Mustafa Kemal kuşağının farkı da buydu.

Onlar yalnız tarihle övünmüyorlardı.

Tarihsel tecrübeyi siyasal karara dönüştürüyorlardı.

Balkan yenilgilerinden ders çıkardılar.

Birinci Dünya Savaşı’ndan askerî tecrübe çıkardılar.

Mondros’tan bağımsız devlet gereğini çıkardılar.

Sevr’den egemenliğin ne olduğunu öğrendiler.

Ve sonunda Cumhuriyet’i kurdular.

Bugünkü CHP’nin de kendi geçmişine aynı şekilde bakması gerekir.

Kılıçdaroğlu’nun önünde tarihsel bir görev var

Kemal Kılıçdaroğlu açısından da mesele yalnızca yeniden genel başkanlık koltuğuna oturmak olmamalıdır.

Mahkeme kararıyla dönülen bir makam, kişisel bir siyasi rövanşın merkezi hâline gelirse CHP bu krizden küçülerek çıkar.

Tam tersine yapılması gereken:

partiyi hukuken tartışmasız bir zemine taşımak, kurumsal güveni yeniden kurmak, parti içi yaraları kapatmak, liyakatli kadroları toplamak, devlet yönetimine hazırlanmak, Türkiye için kapsamlı iç ve dış siyasa üretmek ve en sonunda partiyi yeniden milletin önüne bir hükûmet alternatifi olarak çıkarmaktır.

CHP’nin ihtiyacı bir kişinin zaferi değildir.

Kurumsal onarımdır.

Çünkü Atatürk’ün partisinin temel meselesi Özgür Özel’in, Kemal Kılıçdaroğlu’nun veya başka herhangi bir kişinin siyasi geleceğinden daha büyüktür.

Mesele:

CHP Türkiye’yi yeniden yönetebilecek bir devlet partisi ağırlığına kavuşabilecek mi? sorusudur.

Önce inanmak gerekir

Ancak, her şey inanmakla olmaz.

Ama başarabileceğine inanmayan hiçbir siyasal hareket iktidar olamaz.

CHP yıllardır çoğu zaman kendi gücünü küçümseyen bir psikoloji içerisinde hareket ediyor.

“Bu seçmen bize oy vermez.”

“Şu kesim bizi kabul etmez.”

“Dış dünyada destek bulmalıyız.”

“İktidar çok güçlü.”

Bu düşüncelerin her biri siyasetin gerçeklerinden bir parça taşıyabilir. Fakat hiçbirisi kader değildir.

Mustafa Kemal de 1919’da elindeki şartlara bakıp yalnız mevcut kuvvetleri hesaplasaydı, Millî Mücadele’ye başlamak rasyonel görünmeyebilirdi.

Onun farkı, mevcut güç ile üretilebilecek güç arasındaki farkı görebilmesiydi.

Bugünkü CHP’nin de öğrenmesi gereken budur.

CHP’nin sahip olduğu oy oranı bugünkü gücüdür.

Ama tarihsel mirası, örgütü, kadroları, belediyeleri, devlet tecrübesi, akademik ve toplumsal birikimi doğru biçimde örgütlenebilirse ortaya çıkabilecek kuvvet çok daha büyüktür.

Mesele o potansiyeli fiilî güce dönüştürmektir.

Atatürk’ün mirası budur

Atatürk’ün mirası yalnızca fotoğrafını duvara asmak değildir.

10 Kasım’da saygı duruşunda bulunmak değildir.

30 Ağustos’ta onun sözlerini paylaşmak değildir.

Atatürk’ün gerçek mirası:

şartları doğru okumak, kendi gücünü bilmek, milletine güvenmek, tecrübeyi kullanmak, bağımsız karar vermek, liyakatli kadro oluşturmak ve başarabileceğine inanmaktır.

Bugünkü CHP bunu yapabilirse iktidar olabilir.

Daha önemlisi:

“Devlet”i yönetebilir.

Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı yalnız seçim kazanacak bir CHP değildir.

Devletin nasıl işleyeceğini bilen; dış politikada Türkiye’nin çıkarlarını Ankara’dan okuyabilen; ekonomide güven yaratabilen; hukuku yeniden tesis edebilen; toplumsal gerilimleri azaltabilen; kurumları onarabilen ve ülkenin geleceği konusunda millete güven verebilen bir CHP’dir.

Bunun için CHP’nin önce başkalarının gücüne bakmayı bırakıp kendi gücünü hatırlaması gerekiyor.

Bir asır önce Mustafa Kemal’in yaptığı gibi.

Karşısındaki gücü küçümsemeden.

Kendi milletini de küçümsemeden.

Geçmişinden kuvvet alarak.

Tecrübesini örgütleyerek.

Ve sonunda:

“Biz bu devleti yeniden iyi yönetebiliriz.”

diyerek.

Belki CHP’nin bugün en fazla ihtiyaç duyduğu cümle budur.

Atatürk’ün kurduğu parti, kendi tarihinden korkmadan, kendi devlet kurma tecrübesinden utanmadan ve kendi milletine güvenerek yeniden iktidara yürümelidir.

Çünkü geçmiş, yalnız hatırlanacak bir tarih değildir.

Doğru okunursa geleceği kuracak güçtür.

 

 

Yorumlar 0

Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.

Henüz onaylanmış yorum bulunmuyor.