Mustafa Kemal’in siyaset anlayışı, Türkiye’nin emperyalist işgale karşı verdiği bağımsızlık mücadelesi içinde biçimlendi.
Bu mücadelenin temel sorunu, yalnızca işgalci orduları yenmek değildi. Aynı zamanda milletin kendi geleceğini belirleme hakkını yeniden kurmaktı.
Osmanlı Devleti’nin son döneminde yaşanan siyasal ve ekonomik bağımlılıklar, işgaller ve devletin çözülüşü, bağımsızlık sorununu ülkenin varlığıyla doğrudan ilişkili hâle getirmişti.
Mustafa Kemal’in önderlik ettiği Millî Mücadele, bu koşullarda ulusal egemenlik düşüncesini siyasal mücadelenin merkezine yerleştirdi.
23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisinin açılması, bu bakımdan tarihsel bir dönüm noktasıydı. Egemenliğin güç kaynağını saraydan alıp halka, millete dayandıran yeni bir siyasal irade ortaya koyuyordu.
Cumhuriyet’in ilanı ise bu yönelimin devlet biçimi olarak kurulmasını sağladı.
Burada Mustafa Kemal’in siyaset anlayışıyla toplumsal dönüşüm ve bilimin doğrultusunda düşünceleri arasında karşılaştırma yapılabilecek önemli bir alan bulunmaktadır: Siyasal düzenin meşruiyetinin nereden kaynaklandığı ve halkın kendi geleceğini belirleme hakkının nasıl kurulacağı.
Ancak bu benzerlik, aralarında tam bir düşünsel özdeşlik bulunduğu anlamına gelmez. Dünyadaki yeni kurulan yönetim anlayışlarının bütünlüğü içinde demokratik devrim ve sınıfsal ilişkilerin dönüştürülmesiydi. Demokratik dönüşümü halkın etkin katılımıyla ilişkilendiriyordu. Mustafa Kemal’in öncelikli tarihsel görevi ise Türkiye’nin bağımsızlığını kazanmak, ulusal egemenliği kurmak ve çağdaş bir cumhuriyet yaratmaktı.
Bu farklı hedefleri birbirine karıştırmadan, aralarındaki ortak soruları görmek gerekir.
Bu soruların başında şu gelir: Bir toplum, kendi geleceğini belirleme hakkını nasıl kazanır ve bu hakkı nasıl korur?
Mustafa Kemal’in yanıtı, öncelikle bağımsızlık ve ulusal egemenlik temelinde şekillendi.
CUMHURİYETİN TEMELİ: BAĞIMSIZLIK, AKIL VE HALK EGEMENLİĞİ
Cumhuriyet’in kuruluşunu yalnızca bir yönetim değişikliği olarak değerlendirmek, tarihsel dönüşümün anlamını daraltır.
Cumhuriyet, egemenliğin hanedandan millete geçmesi demekti. Bu değişim, devletin meşruiyetini de yeniden tanımlıyordu.
Artık ülkenin geleceği, bir hanedanın iradesine veya dinsel bir otoritenin kararına dayandırılamazdı. Devletin siyasal meşruiyeti milletin egemenliğine dayanmalıydı.
Bu dönüşüm, laiklik ve hukuk alanındaki değişimlerle birlikte ele alınmalıdır. Çünkü yurttaşların eşitliği, devletin bütün yurttaşlara ortak bir hukuk düzeni içinde yaklaşmasını gerektirir.
Laiklik, devlet yönetiminin dinsel otoriteden bağımsızlaşması bakımından önem taşır. Eğitim ve hukuk alanındaki dönüşümler de aklın, bilimin ve ortak yurttaşlık anlayışının güçlendirilmesi hedefiyle bağlantılıdır.
Cumhuriyet’in bu yönü, halkın yalnızca yönetilen bir topluluk olmaktan çıkarılıp yurttaşlık temelinde yeni bir siyasal düzenin parçası hâline getirilmesi çabasıyla ilişkilidir.
Fakat Cumhuriyet’in ilkelerini yalnızca tarihsel kuruluş anıyla sınırlamak da doğru değildir.
Bir ilkenin gerçek değeri, sonraki kuşakların yaşamında ne ölçüde karşılık bulduğuyla anlaşılır.
Halk egemenliği, yurttaşların siyasal kararlara katılabildiği ölçüde güçlenir. Laiklik, devletin inançlar karşısında tarafsızlığı ve yurttaşların vicdan özgürlüğü güvence altına alındığı ölçüde anlam kazanır. Hukuk devleti, iktidar sahipleri de hukukla bağlı olduğunda gerçek bir güvenceye dönüşür.
Bağımsızlık ise yalnızca dışarıdan gelen baskılara direnmek değildir. Ülkenin ekonomik kaynaklarını kendi toplumsal gelişimi için kullanabilmesi, üretim kapasitesini artırması ve temel kararlarını kendi çıkarları doğrultusunda alabilmesi de bağımsızlığın parçasıdır.
Bu noktada bilimsel ekonomik bağımlılık çözümlemesiyle Mustafa Kemal’in ekonomik bağımsızlık hedefi arasında karşılaştırma yapılabilir.
İki yaklaşım aynı düşünsel temele dayanmasa da dışa bağımlılığın bir ülkenin siyasal hareket alanını daraltabileceği gerçeğini farklı açılardan ortaya koyar.
EKONOMİK BAĞIMSIZLIK OLMADAN SİYASAL BAĞIMSIZLIK TAMAMLANIR MI?
Bir ülkenin siyasi bağımsızlığı ile ekonomik yapısı arasındaki ilişki, günümüz siyasetinin en önemli sorunlarından biridir.
Bir devletin kendi bayrağı, ordusu, parlamentosu ve hükümeti bulunabilir. Fakat üretimi yetersizse, teknoloji geliştiremiyorsa, temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyorsa ve finansman bakımından sürekli dış kaynaklara ihtiyaç duyuyorsa, siyasal kararlarının sınırları daralabilir.
Ekonomik bağımlılık her zaman doğrudan bir dış müdahale biçiminde ortaya çıkmaz. Bazen borç ilişkileri, bazen teknolojiye erişim, bazen de sermaye hareketleri ülkelerin kararlarını etkileyebilir.
Bu nedenle ekonomik bağımsızlık, dünyayla bütün ilişkileri kesmek anlamına gelmez. Asıl mesele, uluslararası ilişkilerin içinde kendi üretim gücünü ve karar alma yeteneğini koruyabilmektir.
Mustafa Kemal dönemindeki sanayileşme girişimleri, demiryollarının geliştirilmesi, devletçilik uygulamaları ve ekonomik kalkınma arayışları bu çerçevede değerlendirilebilir.
Devletçilik, dönemin koşullarında özel sermayenin yeterince geliştiremediği alanlarda üretimi ve sanayileşmeyi destekleyen bir araç olarak kullanıldı. Amaç, ülkenin ekonomik kapasitesini geliştirmek ve bağımsızlığın maddi temelini güçlendirmekti.
Burada Cumhuriyet’in ekonomik politikalarını, Bilimsel sosyalist ekonomi programıyla özdeşleştirmemek gerekir. Aralarında mülkiyet, sınıf ilişkileri ve toplumsal dönüşüm hedefleri bakımından önemli farklar vardır.
Bununla birlikte iki tarihsel deneyim de ekonomik yapının siyasal bağımsızlık açısından taşıdığı önemi düşünmemize yardımcı olur.
Bugün Türkiye açısından da temel soru şudur: Ülkenin üretim gücü ne ölçüde gelişiyor? Sanayi ve teknoloji alanındaki yatırımlar ne ölçüde artıyor? Ekonomik büyüme toplumun hangi kesimlerine yarar sağlıyor? Ülkenin geleceği, kısa vadeli sermaye hareketlerine ve dış finansman koşullarına ne ölçüde bağlı kalıyor?
Bu soruların yanıtları, bağımsızlığın yalnızca diplomatik bir kavram olmadığını gösterir.
Ekonomik bağımsızlık, üretim gücünü artırmayı, bilimsel ve teknolojik gelişmeyi desteklemeyi, emeğin karşılığını korumayı ve kamu kaynaklarını toplumun uzun vadeli çıkarları doğrultusunda kullanmayı gerektirir.
Bir ülkenin kaynakları üretime, eğitime, bilime ve toplumsal gelişmeye yöneltilmiyorsa, ekonomik büyüme tek başına bağımsızlığın güvencesi olamaz.
KEMALİZMİN ALTI OKU VE ÖZGÜRLÜK SORUNU
Kemalizmin temel ilkeleri, Cumhuriyet’in kuruluş hedeflerini ve Türkiye’nin tarihsel koşullarına verilen yanıtları anlamak bakımından önemlidir.
Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve devrimcilik ilkeleri, birbirinden kopuk başlıklar olarak değil, tarihsel bağları içinde ele alınmalıdır.
Cumhuriyetçilik, egemenliğin millete ait olması ve devlet yönetiminin hanedana ve bir zümrenin iradesine dayanmaması ilkesini ifade eder.
Milliyetçilik, Millî Mücadele koşullarında ulusal bağımsızlığın ve ortak bir siyasal topluluğun kurulmasıyla ilişkilidir. Bu ilkenin yurttaşlık temelinde yorumlanması, farklı kökenlerden gelen insanların ortak bir cumhuriyetin eşit yurttaşları olarak kabul edilmesini gerektirir.
Halkçılık, ayrıcalıklara karşı yurttaşlık temelinde bir siyasal düzen kurma hedefini taşır. Bu ilkenin toplumsal anlamı, halkın yalnızca devletin muhatabı değil, kamusal yaşamın etkin bir öznesi olmasıyla güçlenir.
Devletçilik, ekonomik kalkınmanın ve üretim kapasitesinin geliştirilmesinde devletin üstlendiği rolü ifade eder. Türkiye’nin tarihsel koşullarında bu ilke, sanayileşme ve ekonomik bağımsızlık arayışlarıyla yakından bağlantılıdır.
Laiklik, devlet düzeninin dinsel otoriteden bağımsızlaşmasını ve yurttaşların inanç özgürlüğünün korunmasını gerektirir.
Devrimcilik ise Cumhuriyet’in kuruluşuyla gerçekleştirilen dönüşümlerin korunmasının ötesinde, toplumun değişen ihtiyaçlarına akıl ve bilim temelinde yanıt verme iradesini içerir.
Bu ilkelerden hiçbirini diğerlerinden bağımsız düşünmek yeterli değildir.
Siyasal egemenlik ekonomik bağımsızlıkla desteklenmediğinde zayıflayabilir. Halkçılık, toplumsal eşitsizliklerin etkileri görmezden gelindiğinde içeriğini kaybedebilir. Laiklik, yurttaşların özgürlüğünü ve eşitliğini koruyan bir hukuk düzeniyle desteklenmediğinde yalnızca biçimsel bir ilke olarak kalabilir.
Devrimcilik de geçmişin kazanımlarını tekrarlamakla yetinemez. Cumhuriyet’in temel ilkelerini günümüzün sorunları karşısında yeniden düşünmeyi gerektirir.
Bu bakımdan Kemalizmin tarihsel mirası, değişmez kalıpları savunmakla değil, bağımsızlık, halk egemenliği ve toplumsal gelişme arasındaki bağı günümüz koşullarında yeniden kurmakla anlam kazanır.
CUMHURİYET VE SOSYALİZM: AYNI DEĞİL, AMA SORULARI KESİŞİYOR
Mustafa Kemal ile Lenin ve Rosa Luxemburg’u karşılaştırırken en önemli nokta, farklı tarihsel hedefleri birbirine karıştırmamaktır.
Mustafa Kemal’in önderlik ettiği hareket, emperyalist işgale karşı ulusal bağımsızlığı kazanmayı ve yeni bir cumhuriyet kurmayı amaçlıyordu. Lenin, kapitalist sınıf ilişkilerini devrim yoluyla değiştirmeyi ve sosyalist bir düzen kurmayı hedefliyordu. Rosa Luxemburg ise sosyalizmin demokratik niteliği, kitlelerin bağımsız hareketi ve siyasal özgürlükler üzerinde özellikle duruyordu.
Bunlar aynı siyasal programın farklı adları değildir.
Ancak aralarında karşılaştırma yapılmasını mümkün kılan ortak sorular vardır.
Birincisi, halk kendi geleceğini belirleme hakkını nasıl kazanır?
İkincisi, ekonomik güç ile siyasal iktidar arasındaki ilişki nasıl düzenlenir?
Üçüncüsü, özgürlük yalnızca hukuki bir ilke olarak mı kalır, yoksa insanların yaşam koşullarında da karşılık bulur mu?
Dördüncüsü, toplumsal dönüşümü gerçekleştirdiğini söyleyen siyasal güçler, halkın kendi iradesini kullanma hakkını nasıl korur?
Bu sorular, Cumhuriyet’in tarihsel mirasını değerlendirirken de sosyalist düşünceyi tartışırken de önemlidir.
Bilimsel bilimin çözümlemeleri, ekonomik çıkarların ve sınıf ilişkilerinin siyasal iktidar üzerindeki etkisini görmemize yardımcı olur. Luxemburg’un eleştirileri, halkın bağımsız siyasal katılımı ve özgürlüklerin korunması sorununu öne çıkarır. Mustafa Kemal Atatürk’ün bağımsızlık mücadelesi ise ulusal egemenliğin ve bağımsız bir devlet kurmanın tarihsel önemini gösterir.
Bu düşünceler arasındaki ilişki, birini diğerine indirgemekte değil, her birinin ortaya koyduğu sorunları birlikte değerlendirmektedir.
Cumhuriyet’i yalnızca devletin biçimi olarak görmek ne kadar eksikse, özgürlüğü de yalnızca iktidarın el değiştirmesine indirgemek o kadar eksiktir.
Gerçek bir özgürlük tartışması, siyasal egemenliğin yanında ekonomik bağımsızlığı, yurttaşlık haklarını ve halkın karar süreçlerine katılmasını da hesaba katmalıdır.
BUGÜNÜ ANLAMAK İÇİN GEÇMİŞİ NASIL OKUMALIYIZ?
Bugünün dünyasında devletler arasındaki ilişkiler, ekonomik rekabet, savaşlar, ittifaklar ve sermaye hareketleri birbirine bağlıdır.
Bir ülkenin başka bir ülkeyle kurduğu ilişkiyi yalnızca dostluk veya düşmanlık üzerinden açıklamak yeterli değildir. Bu ilişkinin ekonomik temelini, güvenlik kaygılarını ve tarihsel koşullarını da incelemek gerekir.
Bu noktada Schmitt’in yaklaşımı, iktidar mücadelelerinin mantığını anlamak bakımından yararlı olabilir. Fakat bu yaklaşım tek başına yeterli değildir.
Lenin’in emperyalizm ve sınıfsal çıkarlar üzerine düşünceleri, uluslararası güç ilişkilerinin ekonomik boyutunu anlamaya yardımcı olur. Luxemburg’un özgürlük ve siyasal katılım konusundaki vurgusu ise büyük güç mücadeleleri arasında halkın iradesinin nasıl korunacağı sorusunu gündeme getirir.
Mustafa Kemal Atatürk’ün bağımsızlık anlayışı da Türkiye açısından başka bir temel ölçüt sunar: Bir ülkenin dış politikası, kendi bağımsızlığını ve halkının çıkarlarını koruyacak biçimde yürütülmelidir.
Bu ölçüt, dünyayla ilişkileri kesmek anlamına gelmez. Tam tersine, uluslararası ilişkilerde güçlü, bilinçli ve bağımsız hareket edebilmek için ülkenin ekonomik, bilimsel ve toplumsal kapasitesini geliştirmeyi gerektirir.
Bugün Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorunları değerlendirirken de bu bütünlük önemlidir.
Demokratik kurumlar, bağımsız hukuk, özgür basın ve halkın siyasal katılımı olmadan ulusal egemenlik zayıflar. Üretim kapasitesi, bilimsel gelişme ve ekonomik bağımsızlık güçlendirilmeden de ülkenin uluslararası alandaki hareket alanı daralabilir.
Cumhuriyet’in temel ilkeleri bu nedenle yalnızca tarih kitaplarında yer alacak bir miras değildir. Bunlar, bugünün sorunlarını değerlendirmek için de kullanılabilecek siyasal ölçütlerdir.
Ancak bu ilkeleri savunmak, onları sorgulanamaz sloganlara dönüştürmek anlamına gelmez. Tam tersine, tarihsel deneyimlerden ders çıkarmayı, yanlışları görmeyi ve Cumhuriyet’in vaat ettiği özgürlük ile eşitlik hedeflerini geliştirmeyi gerektirir.
SONUÇ: SİYASETİN ÖLÇÜSÜ İKTİDAR DEĞİL, HALKIN ÖZGÜRLÜĞÜDÜR
Dünya siyasetini anlamak için yalnızca kimin kazandığına, kimin kaybettiğine ve hangi gücün hangi ittifakı kurduğuna bakmak yetmez.
Asıl soru, bu mücadelelerin sonunda halkın ne kazandığıdır.
Bir iktidar güçlenirken yurttaşların hakları daralıyorsa, devlet büyürken halkın karar süreçlerine katılımı azalıyor ve ekonomik kaynaklar toplumun geniş kesimlerinin yararına kullanılmıyorsa, ortaya çıkan tabloyu yalnızca başarı veya güç üzerinden değerlendiremeyiz.
Schmitt bize siyasetin güç ve düşmanlık ilişkilerini gösterir. Lenin, iktidarın arkasındaki sınıfsal ve ekonomik ilişkileri sorgulamamızı sağlar. Rosa Luxemburg, halkın özgür iradesi olmadan toplumsal kurtuluşun gerçekleşemeyeceğini hatırlatır. Mustafa Kemal Atatürk’ün bağımsızlık ve Cumhuriyet düşüncesi ise ulusal egemenliğin, bağımsız bir devletin ve ortak yurttaşlığın tarihsel önemini ortaya koyar.
Bu düşünceleri birbirine karıştırmadan birlikte değerlendirdiğimizde, çağdaş siyaseti anlamak için daha geniş bir bakış kazanabiliriz.
Türkiye açısından bu bakışın temelinde Cumhuriyet’in bağımsızlık, halk egemenliği, laiklik, halkçılık ve ekonomik kalkınma hedefleri bulunmalıdır.
Çünkü bağımsızlık, yalnızca başka devletlerin kararlarına boyun eğmemek değildir. Halkın kendi geleceğini belirleyebilmesi için gerekli siyasal ve ekonomik koşulları da yaratmaktır.
Cumhuriyet, yalnızca geçmişte kazanılmış bir zafer değildir. Her kuşağın yeniden anlamlandırması, koruması ve geliştirmesi gereken tarihsel bir sorumluluktur.
Lenin’in toplumsal dönüşüm sorusu, Luxemburg’un özgürlük uyarısı ve Mustafa Kemal Atatürk’ün bağımsızlık hedefi farklı tarihsel yolları temsil eder. Ancak bu yolları karşılaştırmak bize önemli bir ölçüt sunar:
Bir siyasal düzenin gerçek gücü, yalnızca iktidarını ne kadar koruduğuyla değil, halkın bağımsızlığını, özgürlüğünü ve kendi geleceğini belirleme hakkını ne ölçüde güvence altına aldığıyla ölçülür.
Siyasetin asıl amacı, iktidarı sonsuza kadar elinde tutmak değildir. İktidarı halkın iradesine bağlamak, bağımsızlığı güçlendirmek ve özgürlüğün maddi koşullarını yaratmaktır.
Cumhuriyet’in özü de burada yatar: Egemenlik millete aitse, devletin gücü halkın üzerinde değil, halkın hizmetinde olmalıdır.