Dünya’da Jeopolitik Değişim, Türkiye’nin Konumu ve Cumhuriyetçi Stratejik Özerklik
Türkiye büyük bir değişimin, kapsamlı bir dönüşümün ve tarihsel bir tercihin tam ortasındadır. Derinleşen küresel çelişkiler, jeopolitik altüst oluşlar, değişen uluslararası güç dengeleri, enerji ve ticaret yolları üzerindeki mücadele ve sermayenin yeni yönelimleri; Türkiye açısından hem içeride hem dışarıda daha belirgin bir konumlanmayı zorunlu kılmaktadır.
Bu noktada sorulması gereken temel soru şudur:
Asıl çelişki nedir?
Marksist çözümlemenin temel kategorilerinden biri kuşkusuz emek-sermaye çelişkisidir. Ancak toplumsal formasyonlar yalnızca soyut kategoriler üzerinden değil, somut tarihsel koşullar, devlet biçimleri, uluslararası güç ilişkileri ve siyasal özneler üzerinden çözümlenebilir. Temel çelişkinin siyasal alandaki görünümü, her tarihsel konjonktürde aynı biçimi almak zorunda değildir.
Bugün Türkiye açısından tartışılması gereken esas meselelerden biri, emperyalizm ile ulusal devletin bağımsız hareket kapasitesi arasındaki çelişkidir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurtuluş ve kuruluş süreci zaten böyle bir tarihsel çatışmanın içinden doğmuştur. MilliMücadele yalnızca işgal kuvvetlerine karşı askeri bir mücadele değil; uluslararası bağımlılık ilişkilerine karşı egemen ve bağımsız bir devlet kurma iradesidir. Cumhuriyet’in kurucu siyasal mantığının merkezinde bu nedenle ulusal egemenlik ve bağımsızlık bulunmaktadır.
İkinci Dünya Savaşı sonrasında oluşan yeni dünya düzeni ve Sovyetler Birliği ile yaşanan gerilim Türkiye’yi Batı ittifakı içerisine taşımıştır. Türkiye, dünya kapitalist sistemiyle giderek daha fazla bütünleşmiş; NATO’dan uluslararası ekonomik kurumlara uzanan geniş bir kurumsal yapının parçası haline gelmiştir.
Ancak bu ilişkiyi yalnızca “bağımlılık” kavramıyla açıklamak gerçekçi değildir. Türkiye’nin Batı sistemi içerisindeki konumu, bağımlılık ile devletin kendi stratejik hareket alanını koruma arayışının sürekli çatıştığı bir tarihsel seyir izlemiştir.
Bir diğer nokta ise Türkiye Doğu-Batı çatışmasında “demokratik meşruiyet” ve “güç ilişkileri” bağlamında çok sağlıklı bir konumlanmayı tercih etmiştir. Sovyet (Doğu) tercihi yerine (kendi Türkçü ve Doğucu stratejisini gizli ve dikkatli şekilde koruyarak) Batı ekonomik ve siyasi sitemi ile ( Kulturkampf ekseninde) kader birliği olarak bir ilişki kurmuştur. Çünkü askeri, ekonomik, kültürel güç orada yoğunlaşıyor. Bir taraftan kendi ekseninde Balkan Antantı ve Sadabat Paktı ile bir bölgesel güç yaratma mimarisine girişirken diğer yandan ABD, İngiltere ve Fransa ile sürekli temas halinde olmuştur.
Atatürk, Cumhuriyeti bir medeniyet projesi olarak görüyor, kuruyor ve geliştirmek istiyor.
Bu nedenle devletin dış politika pratiğini herhangi bir dönemde iktidarda bulunan siyasal partiyle bütünüyle özdeşleştirmek de eksik bir çözümleme üretir.
Devlet, Poulantzas’ın işaret ettiği anlamıyla, egemen sınıfların basit bir “aleti” olmadığı gibi siyasal iktidarın iradesine indirgenebilecek yekpare bir aygıt da değildir. Devlet; sınıfsal mücadelelerin, tarihsel birikimin, kurumsal sürekliliğin ve uluslararası güç ilişkilerinin yoğunlaştığı maddi bir ilişkidir. Dolayısıyla Türkiye’nin son yıllardaki yönelimlerini yalnızca AK Parti’nin ideolojik tercihleri üzerinden okumak, devletin tarihsel ve yapısal dinamiklerini gözden kaçırma riski taşır.
Aynı şekilde devlet, Weber için “meşru kamu gücünü örgütleyen,” Heller için “toplumsal çoğulluğu, ortak bir anayasal karar ve eylem birliği içinde birleştiren”, Michael Mann için “hukuku ve kamu hizmetlerini ülkenin tamamına yayan” kurumsal düzendir.
Ancak Atatürk’ün Kant rasyonalizmine daha yakın olduğunu, ‘ebedi ve evrensel barışın, uluslararası ilişkilerde güç kullanımından, hukuka doğru bir geçiş ile egemen devletlerin özgür iradesiyle katıldığı” bir büyük siyasal zemini inşa etme çabası ortaya koyduğunu belirtmek gerekir.
Devletin diplomatik alanda dönemsel kırılmalar ve kırılganlıklar içerinde bu Cumhuriyetçi paradigmaya dönmesi devletin ve toplumun büyük bedeller ödemesini engellemiştir. 15 Temmuz ve sonrasını da bu çerçevede okumak mümkündür.
15 Temmuz darbe girişimi bu bakımdan Türkiye devlet yapısında önemli bir kırılma noktası oluşturmuştur. FETÖ’nün devlet kurumları içindeki örgütlenmesi ve darbe girişiminin ardından yaşanan yeniden yapılanma, devlet kapasitesi, kurumsal özerklik, güvenlik ve dış bağımlılık tartışmalarını yeni bir düzleme taşımıştır.
Fakat burada da “arınma” kavramı hukukun dışına taşan sınırsız bir tasfiye olarak değil; demokratik hukuk devleti içerisinde devlet kurumlarının herhangi bir cemaatin, çıkar grubunun, sermaye odağının veya dış gücün vesayetinden çıkarılması olarak anlaşılmalıdır.
Yeni Jeopolitik ve Türkiye’nin Hareket Alanı
Dünya artık 1990’ların tek kutuplu dünyası değildir.
ABD-Çin rekabeti, Rusya-Batı çatışması, enerji ve ticaret koridorları üzerindeki mücadele, Doğu Akdeniz, Karadeniz, Kafkasya, Orta Doğu ve Afrika’daki yeniden yapılanmalar yeni bir uluslararası güç yoğunlaşması yaratmaktadır.
Türkiye’nin Somali’den Libya’ya, Suriye’den Irak’a, Doğu Akdeniz’den Kafkasya’ya uzanan geniş bir alanda daha görünür hale gelmesini bu büyük dönüşümün dışında düşünmek mümkün değildir.
Buradaki temel mesele, Türkiye’nin her istediğini yapabilmesi değildir. Böyle sınırsız bir egemenlik hiçbir devlet açısından mümkün değildir.
Asıl mesele, Türkiye’nin kendi çevresindeki gelişmelerde yok sayılabilecek bir ülke olmadığını ve kendi stratejik çıkarlarını tanımlama iddiasını koruduğunu ortaya koymasıdır.
Bu nedenle Libya, Somali, Suriye ve Doğu Akdeniz’deki politikalar yalnızca günlük dış politika hamleleri olarak değil; Türkiye’nin bölgesel hareket kapasitesini genişletme arayışı bağlamında da değerlendirilmelidir.
Fakat bu noktada önemli bir ayrım yapılmalıdır:
Bağımsız dış politika ile yayılmacılık aynı şey değildir.
Türkiye’nin ihtiyacı başka halkların egemenliğini sınırlandıran bir nüfuz siyaseti değil; kendi bağımsızlığını bölgesindeki ülkelerin egemenliğiyle birlikte düşünen karşılıklı bağımsızlık siyasetidir.
Çünkü Türkiye’nin güvenliği çevresindeki devletlerin parçalanmasından değil, egemen ve istikrarlı devletlerin varlığından geçmektedir.
Türkiye Siyaseti Açısından Tarihsel Mesele
Yaşanan dönüşüm siyasi partiler ama özellikle Cumhuriyet Halk Partisi açısından özel bir tarihsel önem taşımaktadır.
Çünkü CHP’nin tarihsel kökeni yalnızca bir siyasal parti örgütlenmesine değil, aynı zamanda ulusal bağımsızlık mücadelesine dayanmaktadır.
Kurtuluşun temel ilkesi bağımsızlıktır.
Kuruluşun temel ilkesi halk egemenliğidir.
Cumhuriyet ise bu iki ilkenin siyasal ve kurumsal biçimidir.
Dolayısıyla CHP açısından mesele, iktidarın yaptığı her şeyi devletle özdeşleştirerek koşulsuz biçimde desteklemek olmadığı gibi, iktidar partisinin yaptığı her şeyi reddetmek de olmamalıdır.
Asıl ölçüt Türkiye’nin bağımsızlığıdır.
Türkiye’nin siyasal, ekonomik, askeri ve diplomatik bağımlılığını azaltan politikalar kendi somut sonuçları üzerinden değerlendirilmelidir. Aynı şekilde Türkiye’yi yeni bağımlılık ilişkilerine sürükleyen politikalar da hangi siyasal iktidar tarafından uygulanırsa uygulansın eleştirilmelidir.
Bu yaklaşım, gündelik iktidar-muhalefet karşıtlığının ötesinde bir devlet ve bağımsızlık perspektifi gerektirir.
Yeni Bir Bölgesel Bağımsızlık Doktrini: Cumhuriyetçi Stratejik Özerklik
Türkiye bölgesinin en büyük ekonomik, askeri ve kurumsal kapasiteye sahip devletlerinden biridir. Bu kapasitenin korunması yalnızca askeri güçle mümkün değildir.
Ekonomik bağımsızlık, enerji güvenliği, teknolojik kapasite, gıda güvenliği, savunma sanayii, diplomatik etkinlik ve güçlü demokratik kurumlar aynı stratejik bütünlüğün parçalarıdır.
Somali’den Libya’ya, Irak’tan Suriye’ye; Ege’den Doğu Akdeniz’e, Kafkasya’dan Balkanlar’a uzanan geniş coğrafyada kurulması gereken ilişki bu nedenle klasik bir “etki alanı” anlayışının ötesine geçmelidir.
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun daha önce yaptığı şu değerlendirme yeni bir paradigmaya işaret etmektedir:
“Türkiye'nin görevi kendi çevresinde savaşların büyümesini önlemek, enerji ve tedarik hatlarını güvence altına almak, Karadeniz'den Doğu Akdeniz'e, Kafkasya'dan Ortadoğu'ya kadar istikrar üretmektir. Bu tarafsızlık değildir. Bunun adı cumhuriyetçi stratejik özerkliktir.”
Türkiye kendi güvenliğini komşularının güvensizliği üzerine kuramaz.
Kendi bağımsızlığını başka halkların bağımlılığı üzerinden inşa edemez.
Tam tersine, Türkiye’nin bağımsızlığı çevresindeki ülkelerin egemenliği ve bölgesel istikrarıyla birlikte düşünülmelidir.
Yeni dönemin bağımsızlıkçı dış politika anlayışının temel ilkesi bu olmalıdır.
Asıl Mesele: Cumhuriyetçi Stratejik Özerklik
Dünya yeni bir güç yoğunlaşmasına doğru ilerlemektedir. Büyük devletler arasındaki rekabetin sertleşmesi, enerji ve ticaret yollarının yeniden paylaşılması ve askeri ittifakların yeniden biçimlenmesi daha çatışmalı bir uluslararası sistem yaratmaktadır.
Bunun yeni bir küresel paylaşım savaşına dönüşüp dönüşmeyeceğini bugünden kesin olarak söylemek mümkün değildir. Ancak büyük güç rekabetinin sertleştiği ve devletlerin ekonomik, teknolojik, askeri ve enerji güvenliği alanlarında yeniden konumlandığı açıktır.
Türkiye açısından tarihsel görev bu nedenle açıktır:
Bağımlılık ilişkilerini azaltmak, devlet kapasitesini güçlendirmek ve stratejik özerkliği genişletmek.
Fakat gerçek bağımsızlık yalnızca dış politikada kurulamaz.
Dışarıda bağımsızlık iddiası taşıyan bir devletin içeride de hukukun üstünlüğüne, demokratik meşruiyete, üretim kapasitesine, ekonomik egemenliğe ve güçlü kurumlara dayanması gerekir.
Çünkü bağımsız devlet yalnızca sınırlarını koruyabilen devlet değildir.
Bağımsız devlet; kararlarını başka güç merkezlerinin iradesine teslim etmeden alabilecek ekonomik, siyasal, askeri ve toplumsal kapasiteye sahip devlettir.
Bu nedenle Türkiye’nin önündeki tartışma herhangi bir partinin geleceğinden daha büyüktür.
Mesele AK Parti’nin, CHP’nin veya başka bir siyasal aktörün günlük başarısının ötesindedir.
Asıl mesele, yeni dünya düzeninde Türkiye’nin hangi tarihsel konumu alacağıdır.
Devleti yalnızca iktidardaki partiye indirgeyen bir siyaset, devletin uzun dönemli hareketlerini okuyamaz. Devleti sınıflardan, toplumdan ve demokratik denetimden bütünüyle bağımsızlaştıran bir siyaset ise başka bir yanılgıya düşer.
İhtiyaç duyulan şey bu iki indirgemeciliğin ötesidir:
Demokratik, kamucu, bağımsızlıkçı ve bölgesel barışı esas alan güçlü bir Cumhuriyet perspektifi.
Çünkü yeni dönemin temel sorusu yalnızca kimin iktidar olacağı değildir.
Asıl soru, Türkiye’nin kendi tarihinin öznesi olarak kalıp kalamayacağıdır.