Türkiye’nin Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında karşı karşıya bulunduğu temel mesele, gündelik siyasetin bize düşündürdüğünden çok daha derindedir. Tartışılması gereken yalnızca kimin iktidarda olduğu, kimin iktidara geleceği veya hangi siyasi aktörün diğerinin yerini alacağı değildir. Asıl mesele, Türkiye’nin önümüzdeki yarım yüzyılı hangi devlet, toplum, ekonomi, kalkınma ve demokrasi tasavvuru üzerine inşa edeceğidir.
Siyaseti kişiler üzerinden okumaya alışmış toplumlarda bu soruyu sormak kolay değildir. Çünkü güçlü liderlik dönemleri zamanla lider ile devlet, siyasi iktidar ile kamu otoritesi, hükümet ile kurumlar arasındaki kavramsal sınırları belirsizleştirebilir. Bunun karşısında gelişen muhalefet de benzer biçimde kendi siyasetini alternatif bir sistem üretmek yerine mevcut liderin karşıtlığı üzerinden tanımlamaya başlayabilir.
Böylece siyaset, düşünceler ve modeller arasındaki rekabet olmaktan çıkarak kişiler arasındaki mücadeleye dönüşür. Oysa Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Türkiye’nin ihtiyacı, bir kişinin yerine başka bir kişiyi geçirmekten çok daha kapsamlıdır. İhtiyacımız olan şey, kişilerin belirleyiciliğini azaltırken devlet kapasitesini artıran; kamunun ekonomik hâkimiyetini sınırlandırırken toplumsal sorumluluğunu güçlendiren; üretimi, serbest girişimi teşvik ederken hukuk ve rekabet düzenini koruyan; güçlü siyasi liderliği reddetmeden onu güçlü kurumlarla dengeleyen yeni bir devlet aklıdır. Bu nedenle Türkiye’nin önündeki asıl eşik siyasi değil, zihinseldir.
Devletin Büyüklüğünden Önce Devletin Niteliğini Tartışmak
Devlet üzerine yapılan tartışmalarda sıklıkla iki uç yaklaşım karşı karşıya gelir. Bir tarafta ekonomik ve toplumsal hayatın hemen her alanında devleti çözüm olarak gören anlayış; diğer tarafta ise devletin mümkün olduğunca küçültülmesini başlı başına özgürleşme olarak kabul eden yaklaşım bulunmaktadır. Oysa mesele devletin yalnızca büyük veya küçük olması değildir.
Asıl soru şudur: Devlet nerede güçlü, nerede sınırlı olmalıdır?
Bir devletin gücü, sahip olduğu şirketlerin sayısıyla, yönettiği ekonomik işletmelerle, kontrol ettiği gayrimenkullerle veya piyasa içerisindeki payıyla ölçülemez. Gerçek devlet kapasitesi; hukukun işlerliği, adalet sisteminin güvenilirliği, mülkiyet hakkının korunması, kamu düzeninin sağlanması, liyakatli bürokrasinin varlığı, stratejik risklerin yönetilmesi ve vatandaşın geleceğini öngörebileceği kuralların oluşturulmasıyla ölçülür.
Dolayısıyla Türkiye açısından ihtiyaç duyulan model, basit anlamıyla bir “minimal devlet” değildir. Daha doğru kavram, sınırları belirlenmiş fakat kapasitesi yüksek devlet olabilir. Devletin ekonomik ve toplumsal hayatın her alanına müdahale etmesi onu mutlaka güçlü yapmaz. Aksine, asli fonksiyonlarından uzaklaşan devlet zaman içerisinde enerjisini dağıtır; denetleyen ile işletmeci, hakem ile oyuncu, düzenleyen ile rekabet eden arasındaki sınırlar belirsizleşir. Devletin gerçek kudreti her şeyi yapabilmesinden değil, hangi işleri yapmaması gerektiğini de bilmesinden doğar.
Hakem Olarak Devlet, Aktör Olarak Toplum
Serbest piyasa yalnızca ekonomik bir mekanizma değildir. Doğru hukuk düzeni içerisinde değerlendirildiğinde aynı zamanda bireysel inisiyatifin, yaratıcılığın ve toplumsal enerjinin serbest bırakılması anlamına gelir. Devletin üretici, işletmeci, yatırımcı ve düzenleyici rollerinin aynı yapıda yoğunlaşması, zaman içerisinde piyasanın doğal rekabet mekanizmalarını bozabilir. Bu nedenle kamunun ekonomik rolü yeniden tanımlanmalıdır.
Savunma, adalet, güvenlik, stratejik altyapı, doğal tekeller, temel kamu hizmetleri ve ulusal güvenlikle doğrudan bağlantılı alanlarda devletin güçlü varlığı tartışmasız gereklidir. Fakat rekabetin mümkün olduğu alanlarda devletin asli fonksiyonu üretmekten çok adil üretim ortamını oluşturmak, ticaret yapmaktan çok ticaretin hukukunu korumak, yatırımcı olmak kadar yatırımcının güvenliğini sağlamak olmalıdır.
Bu yaklaşım devlet karşıtlığı değildir. Tam tersine devletin itibarını, ekonomik rekabetin günlük çatışmalarından çıkararak daha üst bir kurumsal konuma taşımaktır. İyi devlet her şeyi yapan devlet değildir. İyi devlet, yapılması gerekeni yapan ve yapılmaması gerekeni topluma bırakabilen devlettir.
Yerel Yönetimler de Bu Tartışmanın Dışında Değildir
Aynı ilke yerel yönetimler için de geçerlidir. Modern belediyecilik anlayışı zaman içerisinde yalnızca yol, su, kanalizasyon, ulaşım, çevre ve şehir planlamasıyla sınırlı olmaktan çıkarak çok geniş bir ekonomik faaliyet alanına yönelmiştir. Yerel yönetimlerin sosyal sorumlulukları kuşkusuz vardır. Ancak sosyal sorumluluk ile ekonomik aktörlük aynı şey değildir. Belediyelerin kamu kaynakları ve kamusal ayrıcalıklarla piyasanın olağan aktörleriyle rekabet ettiği modeller, uzun vadede hem girişim özgürlüğü hem kamu kaynaklarının etkinliği bakımından sorgulanmalıdır.
Yerel yönetimin görevi kent ekonomisinin sahibi olmak değil, kent ekonomisinin özgürce gelişebileceği altyapıyı ve düzeni oluşturmaktır. Bu nedenle merkezi yönetimin ekonomik sınırlarının tartışıldığı kadar yerel kamusal gücün sınırlarının da tartışılması gerekir.
Güçlü Liderlik ile Güçlü Kurumlar Arasındaki Tarihsel Gerilim
Türkiye’nin modernleşme tarihini güçlü liderlik olgusundan bağımsız okumak mümkün değildir. Özellikle hızlı dönüşüm dönemlerinde toplumlar güçlü siyasi iradeye ihtiyaç duyabilirler. Büyük altyapı yatırımları, savunma kapasitesinin geliştirilmesi, enerji güvenliği, ulaştırma ağlarının dönüştürülmesi veya uluslararası sistem içerisinde daha bağımsız hareket edebilme çabaları belirli dönemlerde yüksek siyasi irade gerektirebilir.
Buradaki temel mesele güçlü liderliğin varlığı değildir. Asıl mesele, güçlü liderliğin ürettiği kapasitenin kurumsal kapasiteye dönüşüp dönüşmediğidir. Çünkü liderlik tarihsel olarak geçici, kurumlar ise potansiyel olarak kalıcıdır.
Bir liderin en büyük başarısı yalnızca kendi döneminde gerçekleştirdiği projeler değildir. Daha büyük başarı, kendisi olmadığında da aynı devlet kapasitesinin sürdürülebilmesini sağlayacak kurumları oluşturabilmesidir. Bu nedenle gerçek devlet adamlığının nihai ölçüsü paradoksal biçimde şudur: Kendisinden sonra kendisine daha az ihtiyaç duyulan bir sistem bırakabilmek.
Karizmatik Otoriteden Rasyonel-Kurumsal Otoriteye
Siyaset sosyolojisinin klasik tartışmalarından biri, karizmatik otoritenin zaman içerisinde kurumsallaşması meselesidir. Karizma belirli tarihsel eşiklerde büyük dönüşümler yaratabilir. Fakat karizmanın sürekliliği mümkün değildir. Kurum ise kişilerin biyolojik ve siyasi ömrünün ötesine geçebilen bir toplumsal hafıza mekanizmasıdır.
Bu nedenle gelişmiş siyasal sistemlerin temel başarısı liderliği ortadan kaldırmaları değildir. Başarı, liderliği kurumsal sınırlar içerisinde üretken hâle getirebilmeleridir. Türkiye’nin önündeki temel meselelerden biri de budur.
Son çeyrek yüzyılda ulaştırmadan enerjiye, sağlık altyapısından savunma sanayiine kadar gerçekleştirilen önemli dönüşümler, siyasi tercihlerden bağımsız olarak tarihsel değerlendirmeye konu edilmelidir. Bu birikimi yalnızca siyasi karşıtlık nedeniyle yok saymak entelektüel açıdan doğru olmadığı gibi, bu başarıların bütününü tek bir kişisel iradeye bağlamak da aynı ölçüde eksik bir okumadır. Olgun bir tarih değerlendirmesi başarıyı teslim eder, hatayı eleştirir ve her ikisinden de kurumsal ders çıkarmaya çalışır.
İktidarın Tarihsel Sorumluluğu: Başarıyı Kuruma Dönüştürmek
Uzun süreli iktidarların karşı karşıya kaldıkları temel sorunlardan biri, başlangıçta dinamizm üreten liderlik modelinin zaman içerisinde kurumların önüne geçebilmesidir. Bu durum yalnızca Türkiye’ye özgü değildir. Uzun siyasi dönemlerde karar süreçleri giderek merkezi hâle gelebilir; bürokrasi inisiyatif kullanmak yerine siyasi iradenin yönlendirmesini bekleyebilir; liyakat ile sadakat arasındaki denge bozulabilir ve ekonomik aktörler kurallardan çok karar vericilerin davranışlarını tahmin etmeye başlayabilir.
Bu noktadan sonra reformun konusu iktidarın değişmesi değil, iktidarın kendi yönetim paradigmasını değiştirmesi hâline gelir. Türkiye açısından da mevcut tarihsel birikimin önündeki en önemli sınav budur. Stratejik özerklik arayışında, altyapıda, savunma sanayiinde, enerjide ve teknolojik kapasitede oluşturulan birikim korunmalı; ancak bunların devamlılığı giderek kişisel siyasi iradeden bağımsızlaştırılmalıdır. Çünkü bir başarının kurumsallaşması, onu gerçekleştiren siyasi iradeyi küçültmez. Aksine onu tarihsel hâle getirir.
Muhalefetin Açmazı: Karşıtlığı Siyaset Sanmak
Türkiye’nin siyasal hayatındaki diğer önemli problem ise muhalefetin zaman zaman kendi varlığını iktidarın alternatifi olmaktan çok, iktidardaki güçlü figürün karşıtı olmak üzerinden tanımlamasıdır.
Bir siyasi aktöre karşı olmak mümkündür. Fakat karşı olmak henüz bir siyaset değildir. Bir kişinin görevden ayrılması ekonomi politikası değildir. Bir liderin seçim kaybetmesi eğitim reformu değildir. İktidar değişikliği sanayi stratejisi, tarım politikası, enerji doktrini veya teknoloji vizyonu anlamına gelmez. Demokratik muhalefetin gerçek görevi yalnızca iktidarın yanlışlarını göstermek değil, iktidar olduğunda neyi, neden ve nasıl farklı yapacağını açıklamaktır.
Türkiye’nin gelecek otuz yılına ilişkin sorular son derece somuttur: Yapay zekâ devrimi karşısında nasıl bir eğitim sistemi kurulacaktır? Enerji bağımsızlığı hangi kaynak bileşimiyle sağlanacaktır? Madencilik, çevre ve sürdürülebilir kalkınma nasıl uzlaştırılacaktır? Sanayi politikası hangi teknolojik alanlara yoğunlaşacaktır? Tarımda verimlilik ve gıda güvenliği nasıl sağlanacaktır? Devletin ekonomik faaliyet alanı nerede başlayacak, nerede bitecektir? Üniversiteler bilgi üreten özerk kurumlara nasıl dönüştürülecektir? Hukuki öngörülebilirlik nasıl yeniden tesis edilecektir?
Bunlara cevap vermeden yalnızca iktidardaki kişiyi değiştirmeyi vaat etmek, siyasi değişimi sistem değişikliğiyle karıştırmaktır.
Bir Kişinin Yerine Başka Bir Kişiyi Koymak Sistem Değişikliği Değildir
Burada muhalefetin kendi içinde taşıdığı daha derin bir paradoks ortaya çıkmaktadır.
Kişiselleşmiş iktidarı eleştirirken kendi siyasi umudunu başka bir kişinin karizması üzerine kurmak, eleştirilen siyasal kültürün farklı bir versiyonunu yeniden üretme riski taşır. Bir liderin karşısına başka bir lider koymak demokratik rekabetin doğası gereğidir. Fakat bütün siyasal gelecek tasavvurunu yeni bir kişinin popülerliği üzerine kurmak başka bir meseledir. Bu noktada Anadolu irfanının ironik fakat düşündürücü sözü hatırlanabilir:
“Şah olmayana şah derseniz, şahbaz olur.”
Bu deyimi herhangi bir kişiye yönelik küçümseme olarak değil, toplum ile siyasi lider arasındaki ilişkinin sosyolojik bir özeti olarak okumak gerekir. Toplumlar yalnızca liderleri tarafından yönetilmezler; aynı zamanda kendi beklentileriyle liderlik biçimlerini üretirler.
Bir topluluk sürekli kurtarıcı arıyorsa, siyasal sistem de sürekli kurtarıcı üretir. Dolayısıyla mesele yalnızca liderlerin gücü değildir. Toplumun liderlerden ne kadar fazla şey beklediği de meselenin parçasıdır. Demokratik olgunluk, liderlere ihtiyaç duymamak değildir; liderlerden kurumların yapması gereken işleri beklememektir.
Muhalefetin Görevi Bir Sonraki Lideri Değil, Bir Sonraki Sistemi Tasarlamaktır
Bu nedenle Türkiye’deki muhalefetin tarihsel sorumluluğu herhangi bir siyasi figürü iktidardan uzaklaştırmanın çok ötesindedir. Muhalefet ülkeye yeni bir devlet modeli önermek zorundadır.
Nasıl bir kamu yönetimi? Nasıl bir piyasa ekonomisi? Nasıl bir sosyal devlet? Nasıl bir yerel yönetim? Nasıl bir üniversite? Nasıl bir yargı? Nasıl bir sanayi ve teknoloji politikası? Ve hepsinden önemlisi: Devlet ile vatandaş arasındaki ilişkinin sınırları nerede çizilecektir? Bu soruların cevabı verilmediği sürece iktidar değişebilir, fakat yönetim kültürü değişmeyebilir. Kişiler değişir; merkeziyetçilik devam eder. Siyasi söylemler değişir; kamu ekonomisinin büyüklüğü devam eder. Kadrolar değişir; liyakat sorunu devam eder. Dolayısıyla demokratik değişimin gerçek ölçüsü iktidarın el değiştirmesi değil, yönetim paradigmasının dönüşmesidir.
“Bir Geçiş Dönemi Daha” Düşüncesine Farklı Bakmak
Türkiye’nin mevcut tarihsel koşullarında üzerinde düşünülmesi gereken daha hassas bir mesele bulunmaktadır. Uzun bir siyasi dönemin ardından temel soru yalnızca bu dönemin sona erip ermemesi değildir. Daha önemli soru, bu dönemde oluşturulan stratejik kapasitenin nasıl kurumsallaştırılacağı ve sistemin kişisel liderlikten kurumsal yönetime nasıl geçirileceğidir. Bu nedenle belirli bir siyasi devamlılık düşüncesi teorik olarak yalnızca iktidarın sürdürülmesi biçiminde okunmak zorunda değildir. Böyle bir dönem, eğer doğru tasarlanırsa, bir kurumsal dönüşüm ve devir dönemi olarak da düşünülebilir.
Fakat bunun tarihsel anlam taşıması önemli bir koşula bağlıdır: Devamlılık, mevcut yönetim biçiminin aynen sürdürülmesi anlamına gelmemelidir. Tam tersine böyle bir dönemin anlamı, kendi merkezî gücünü azaltabilecek kurumsal mekanizmaları oluşturmasında aranmalıdır.
Hukuki öngörülebilirliğin güçlendirilmesi, liyakatin devlet sisteminin merkezine yerleştirilmesi, düzenleyici kurumların güçlendirilmesi, devletin rekabetçi ekonomik alanlardan kademeli biçimde çekilmesi, yerel yönetimlerin ticari faaliyetlerinin sınırlarının belirlenmesi ve stratejik yatırımların kişilerden bağımsız devlet politikalarına dönüştürülmesi böyle bir dönüşümün ana unsurları olabilir.
Bu gerçekleşirse siyasi devamlılık paradoksal biçimde kişisel liderliğin kurumsal düzene devrinin aracı hâline gelebilir. Böyle bir tarihsel dönüşüm, uzun bir siyasi dönemin belki de en önemli mirası olacaktır.
Minimal Devlet Değil, Optimal Devlet
Burada “minimal devlet” kavramını da yeniden düşünmek gerekir. Türkiye gibi jeopolitik riskleri yüksek, enerji güvenliği sorunları bulunan, stratejik sanayi kapasitesini geliştirmeye çalışan ve bölgesel güç olma iddiası taşıyan bir ülke için klasik anlamıyla son derece küçük bir devlet modeli gerçekçi olmayabilir. Bu nedenle hedef minimal devletten çok optimal devlet olmalıdır. Optimal devlet; gerektiğinde güçlü, müdahalesi gerektiğinde kararlı, fakat ekonomik ve toplumsal hayatı sürekli kontrol etme eğiliminden uzak; stratejik alanlarda etkin, rekabetçi alanlarda ise hakem; sosyal adaleti gözeten, fakat bireysel girişimin yerine geçmeyen; güvenliği sağlayan, fakat özgürlüğü güvenliğin karşıtı olarak görmeyen bir devlettir. Develin büyüklüğü bütçesiyle değil, fonksiyonlarının doğruluğuyla değerlendirilmelidir.
Özgür Piyasa Tek Başına Yetmez: Kurumsal Piyasa Gereklidir
Aynı biçimde serbest piyasa kavramını da romantikleştirmemek gerekir. Devlet tekeli kadar özel tekel de özgürlüğü sınırlayabilir. Hukukun bulunmadığı yerde piyasa özgürlüğü güçlülerin özgürlüğüne dönüşebilir. Bu nedenle Türkiye’nin ihtiyacı yalnızca serbest piyasa değil, kurumsal piyasa ekonomisidir.
Kurumsal piyasa; mülkiyet hakkının güvence altında bulunduğu, sözleşmelerin öngörülebilir biçimde uygulandığı, rekabet hukukunun güçlü olduğu, kamu ihalelerinin şeffaf yürütüldüğü, girişimcinin siyasi yakınlığa ihtiyaç duymadığı, yatırımcının kararını siyasi ilişkilerden çok ekonomik rasyonaliteye göre verebildiği bir düzendir. Gerçek piyasa ekonomisinin ahlaki temeli ayrıcalık değil fırsat eşitliğidir. Bu nedenle devletin ekonomiden çekilmesi kadar, siyasetin ekonomik ayrıcalık dağıtma kapasitesinin sınırlandırılması da önemlidir.
Liyakat: Teknik Bir İnsan Kaynakları Sorunu Değil, Devlet Felsefesidir
Kurumsallaşmanın merkezinde liyakat bulunmaktadır. Liyakat çoğu zaman kamu personelinin seçimine ilişkin teknik bir kavram gibi değerlendirilmektedir. Oysa liyakat bundan çok daha derindir. Liyakat, devletin bilgiye duyduğu saygının kurumsal ifadesidir.
Bir devlet uzmanlık yerine yakınlığı, bilgi yerine sadakati, eleştirel akıl yerine uyumu ödüllendirmeye başladığında yalnızca insan kaynakları sistemi bozulmaz; devletin epistemolojik kapasitesi de zayıflar. Modern dünyanın karmaşık sorunları siyasi sadakatle çözülemez. Yapay zekâ, enerji dönüşümü, iklim değişikliği, madencilik, savunma teknolojileri, deprem güvenliği, şehirleşme, finansal sistemler ve küresel rekabet yüksek düzeyde uzmanlık gerektirir. Bu nedenle liyakat yalnızca adalet meselesi değildir. Liyakat bir ulusal güvenlik ve kalkınma meselesidir.
Devlet Aklının Gerçek Ölçüsü: Kendini Sınırlayabilmek
İktidarın doğasında genişleme eğilimi vardır. Bu yalnızca siyasi iktidar için değil, bürokratik, ekonomik ve hatta yerel iktidarlar için de geçerlidir. Bu nedenle modern anayasal devlet fikrinin temelinde iktidarın ortadan kaldırılması değil, sınırlandırılması bulunmaktadır.
Gerçek devlet aklı her şeyi yapabilme kudretine sahip olmak değil, yapabileceği hâlde bazı şeyleri yapmamayı kurallaştırabilmektir. Bu açıdan hukuk devleti, iktidarın zayıflığı değil medenileşmiş biçimidir. Kurumlar liderleri engellemek için değil, liderlerin iradesini kalıcı ve öngörülebilir devlet kapasitesine dönüştürmek için vardır.
Cumhuriyet’in İkinci Yüzyılı İçin Yeni Bir Mutabakat
Türkiye’nin yeni yüzyılında ihtiyaç duyduğu toplumsal mutabakatın temelinde ideolojik kamplaşmalar yerine birkaç evrensel ilke bulunabilir: Güçlü kurumlar. Sınırları belirlenmiş etkin devlet. Özgür fakat kurallı piyasa. Liyakatli kamu yönetimi. Hukukun üstünlüğü. Bilimsel ve teknolojik rasyonalite. Özgür birey ve sorumlu toplum.
Bu ilkeler sağ veya sol ideolojilerin tekeline ait değildir. Bunlar modern bir devletin ortak akıl zeminidir. Türkiye’nin önündeki büyük fırsat da belki burada bulunmaktadır: siyasal rekabeti kişilerin kimliklerinden çıkararak yönetim modellerinin rekabetine dönüştürmek.
Sonuç: Liderlerden Kurumlara, Güçten Kurala
Türkiye’nin Cumhuriyet’in ikinci yüzyılındaki gerçek sıçraması yeni bir kurtarıcı bulmakla gerçekleşmeyecektir. Asıl sıçrama, kurtarıcılara duyulan ihtiyacı azaltacak kadar güçlü bir kurumsal düzen kurabilmektir. Güçlü liderler tarihin belirli dönemlerinde büyük dönüşümlere öncülük edebilirler. Fakat bir medeniyetin devamlılığını kişiler değil kurumlar sağlar.
Bu nedenle iktidarın tarihsel sorumluluğu geçmiş çeyrek yüzyılda oluşturulan stratejik kapasiteyi kişilerin ötesine taşıyacak kurumlara dönüştürmektir. Muhalefetin tarihsel sorumluluğu ise bir kişiyi başka bir kişiyle değiştirmeyi siyasal program olarak sunmak yerine, Türkiye’ye daha nitelikli bir devlet, ekonomi, hukuk ve kalkınma modeli önerebilmektir.
Toplumun sorumluluğu da siyasetten sürekli yeni kurtarıcılar üretmesini beklemek yerine kurum, hukuk, liyakat ve hesap verebilirlik talep etmektir. Çünkü Cumhuriyet’in olgunlaşması, güçlü kişilerin ortaya çıkmasını engellemek değildir. Güçlü kişilerin varlığında dahi güçlü kurumların ayakta kalmasını sağlayabilmektir.
Geleceğin Türkiye’si; devletin vatandaşın yerine karar verdiği değil vatandaşın özgürlüğünü güvence altına aldığı, kamunun girişimcinin rakibi değil hukukun hakemi olduğu, belediyelerin ekonomik güç merkezlerine değil nitelikli yerel hizmet kurumlarına dönüştüğü, siyasetin kişisel sadakatten çok programlarla yarıştığı, bürokrasinin talimat beklemekten çok hukuk ve liyakat içerisinde sorumluluk alabildiği bir düzen olmak zorundadır. Bunun için belki de Türkiye’nin siyasal düşüncesinde yapılması gereken en önemli zihinsel değişiklik şudur:
Kimin yöneteceğini tartışmadan önce nasıl yönetileceğimizi; kimin iktidara geleceğini tartışmadan önce iktidarın sınırlarının ne olacağını; kimin güçlü olacağını tartışmadan önce kurumların nasıl güçlü kalacağını konuşmak.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılındaki büyük dönüşüm, kişilerin yarışından fikirlerin yarışına; kişisel inisiyatiften kurumsal akla; kamusal ekonomik hâkimiyetten kurallı ve rekabetçi piyasaya; sadakat kültüründen liyakat kültürüne doğru gerçekleşmelidir. Ve belki bütün tartışmayı tek bir düşüncede toplamak mümkündür:
Bir devletin olgunluğu, ne kadar güçlü olduğuyla değil; gücünü hukukla ne ölçüde sınırlandırabildiğiyle, liderlerinin büyüklüğü ise kendilerinden sonra ne kadar güçlü kurumlar bırakabildikleriyle ölçülür.