CHP Bahçelievler İlçe Başkanı Gökmen Güneş, Ankara’da Anayasa Mahkemesi önünde yaşamına son veren emekli polis memuru Ali Şekeroğlu’nun ardından kaleme aldığı yazıda toplumsal vicdana ve derinleşen ekonomik krizin etkilerine dikkat çekti.
Güneş, "Bir Toplumun Otopsisi: Ali Şekeroğlu’nun İntiharı ve Vicdanın İflası" başlıklı yazısında, yaşanan trajediyi bireysel bir bunalımın ötesinde yapısal ve toplumsal bir çöküş olarak nitelendirdi.
Bir Toplumun Otopsisi: Ali Şekeroğlu’nun İntiharı ve Vicdanın İflası
Ankara’da, adaletin ve hukukun en yüksek merciinin, Anayasa Mahkemesi’nin önünde yankılanan o tek el silah sesi, sadece emekli polis memuru Ali Şekeroğlu’nun yaşamını sonlandırmadı. O ses; bir toplumun vicdanında, adalet duygusunda ve on yıllardır ilmek ilmek çözülen sosyal dokusunda meydana gelen muazzam bir kırılmanın somutlaşmış haliydi. 60 yaşında, ömrünü devletin güvenliğine, kamu hizmetine ve bu ülkenin insanlarına adamış iki çocuk babası bir insanın, "Para için değil, onurumuz için" yazılı bir dövizin gölgesinde hayatına son vermesi, geçici bir cinnet anı değil; yapısal bir çaresizliğin, sistemik bir körlüğün ve kolektif duyarsızlığa karşı fırlatılmış en ağır çığlıktır.
Nuri Bilge Ceylan’ın sinema tarihimize kazandırdığı Bir Zamanlar Anadolu’da filmindeki o sarsıcı otopsi sahnesi, bugün Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyo-politik gerçekliğe adeta ışık tutmaktadır. Savcının şaşkınlıkla sorduğu "İnsan bir başkasını cezalandırmak için canına kıyar mı, sahiden yapar mı bunu kendisine?" sorusuna doktorun verdiği o yalın ve buz gibi yanıt, trajedinin felsefi zeminini kurar: “Tam da bunun içindir...”
Ali Şekeroğlu’nun eylemi, bencilce ya da korkakça bir vazgeçiş değil; geride kalanları, sistemi ve en çok da başkalarının acısına kör ve kayıtsız olanları cezalandırma iradesidir. Bu intihar; kendi refah kozasında yaşayıp altındaki zemin kayan milyonları görmezden gelen konformizmi, ekonomik krizleri sadece istatistiksel birer veri, enflasyonu ise soğuk rakamlardan ibaret gören karar alıcıları ve "Benim düzenim iyi, benden sonrası cehennem" diyen toplumsal bencilliği doğrudan mahkum etmiştir. Kendini yok ederek, muhataplarında silinmeyecek bir suçluluk duygusu ve vicdan azabı bırakmak... İşte intiharın en ağır cezalandırma biçimi olması tam da bu yüzdendir.
Rakamların Soğukluğu ve Alım Gücünün Çöküşü: Sistematik Bir Yoksullaştırma
Bu trajedinin ardındaki yapısal nedenleri anlamak için, Türkiye’de emeklilerin içine itildiği ekonomik uçurumu matematiksel gerçeklerle ortaya koymak gerekir. Ali Şekeroğlu’nu o meydana getiren süreç, bir gecede değil, alım gücünün sistematik bir biçimde yok edilmesiyle örülmüştür.
* Açlık Sınırının Altında Bir Yaşam: Güncel verilere göre, en düşük emekli aylığı 20.000 TL ile 23.500 TL arasında sıkışmış durumdadır. Türk-İş tarafından açıklanan Ağustos 2026 verilerinde dört kişilik bir ailenin sadece sağlıklı beslenebilmesi için gereken açlık sınırı 37.388 TL’ye, bir hanenin insanca yaşayabilmesi için gereken yoksulluk sınırı ise 121.786 TL’ye ulaşmıştır.
* Karşılama Oranlarındaki Dramatik Eriyiş: En düşük emekli maaşının açlık sınırını karşılama oranı son aylarda %64,05'ten %56,86'ya kadar gerilemiştir. Bu tablo, emekli aylıklarının temel beslenme ihtiyacının neredeyse yarısını bile karşılayamadığını gösterir.
* Çalışan ile Emekli Arasındaki Tarihsel Makas: Geçmişte (2002 yılında) en düşük memur emekli maaşının, çalışan memur maaşına oranı %96 seviyesindeyken, günümüzde bu oran %43'e kadar düşmüştür. Bu veri, emekliliğin artık kazanılmış bir hak olmaktan çıkarılıp yoksullaşma evresine dönüştürüldüğünün kanıtıdır.
TÜİK Gelir Dağılımı İstatistikleri de bu derin uçurumu doğrulamaktadır. Türkiye’de en yüksek gelire sahip %20'lik kesim toplam gelirin %48’ini alırken, en yoksul %20'lik kesim yalnızca %6,4 pay alabilmektedir. Gelir dağılımındaki adaletsizliği ölçen Gini katsayısı 0,410 seviyesinde seyretmektedir. Sosyal transferlerin (emekli maaşlarının) sistemden çekilmesi halinde eşitsizliğin dramatik şekilde fırlaması, aslında emekli maaşlarının olması gereken yapısal adaleti sağlamadığını ortaya koyar.
Sosyal Çürüme ve Onurun Yapısal Şiddeti
Bir devletin ve toplumun gelişmişlik düzeyi, gökdelenleriyle veya makroekonomik büyüme rakamlarıyla değil; hayatının sonbaharına gelmiş emeklilerine sunduğu yaşam standardıyla ölçülür. Yıllarca prim ödemiş, çalışmış, alın teri dökmüş insanların emeklilik döneminde bir "hayatta kalma mücadelesine" mahkum edilmesi, kelimenin tam anlamıyla yapısal bir şiddettir.
Şekeroğlu’nun geride bıraktığı mesaj, meselenin sadece mutfaktaki yangın veya ceplerdeki boşluk olmadığını, asıl yaranın insan onuru olduğunu haykırmaktadır. Bir insanın, ömrünün sonunda en temel insani ihtiyaçlarını ve emeğinin karşılığını talep ederken bir meydanda can vermeyi tek çıkış yolu olarak görmesi, toplumsal sözleşmenin tamamen çöktüğünün ilanıdır.
Bu trajik kaybın ardından söylenecek hiçbir politik argüman, hiçbir bütçe savunması ya da ekonomik mazeret, bu ağır vebali örtmeye yetmeyecektir. Gelir eşitsizliğini körükleyenler, hayat pahalılığını yapısal reformlarla çözmek yerine halkın omuzlarına yıkanlar ve emeklinin insanca yaşama hakkını mali bir yük olarak görenler, bu trajedinin doğrudan müsebbibidir.
Bir insanı onuruyla, huzur içinde geçirmesi gereken emeklilik günlerinde bu denli bir çaresizlik uçurumunun kenarına iten bu bozuk düzen, hem toplumsal hafızada hem sandıkta hem de evrensel adaletin tecelli edeceği o "Ulu Divan"da er ya da geç hesabını verecektir.
Sözün En Çok Söylenmesi Gereken Yer
Bu intihar, trajik bir son olarak görülüp unutulmaya terk edilemez; aksine, kolektif bir uyanışın ve sarsılışın miladı olmak zorundadır. Sessiz kalmak, kafayı çevirmek ya da bunu münferit bir olay gibi okumak, bu adaletsiz düzenin suç ortağı olmak demektir. Burası sözün bittiği yer değildir. Aksine; gelir adaletsizliğine, yoksullaştırmaya ve insan onurunun hiçe sayılmasına karşı sesin en gür, en cesur ve en derinlikli şekilde çıkarılması gereken yer tam da burasıdır.