İnsan düşüncesini değiştirebilir. Yanıldığını anlayabilir, partisinin ilkelerinden uzaklaştığını görebilir. Gerekçesini açıkça anlatır, bedelini de göze alır.
Halkın kendisine verdiği makamı sırtlayıp başka partiye gidenlere halk iyi gözle bakmaz.
Çünkü dün mahkum ettiği siyasi fikre, partiye bugün kendisine sağlanan imkanlar karşılığında övgüler düzüyorsa, orada sorgulanması gereken, düşüncesinden önce çıkarıdır.
Ünlü filozoflar ne der?
Burada yazdıklarım doğrudan alıntı değil; filozofların düşüncelerinden hareketle yapılmış yorumlardır.
Aristoteles, erdemi insanın karakterinde ve davranışlarında arar. Onun düşüncesinden hareketle soralım:
“Bu değişiklik dürüst bir muhasebenin mi, kişisel kazanç hesabının mı sonucudur?”
Filozof Kant, ahlaki davranışı çıkarla değil, ödevle ilişkilendirir. Dün yanlış dediğine bugün kendisine yarar sağladığı için doğru diyen kişinin ahlaki gerekçesi sorgulanır.
Machiavelli, siyasette gücü kazanmanın ve korumanın hesabını ele alır. Böyle bir geçiş siyasi başarı sağlayabilir. Ancak başarı kazanmak, ahlaken haklı olmakla aynı şey değildir.
Halk ne der?
Halkın hepsi aynı şeyi söylemez. Ama çıkar uğruna yapılan geçişlere dilimizde hazır karşılıklar vardır:
“Dün sövdüğüne bugün övgü düzüyor.”
“Rüzgar nereden eserse oraya dönüyor.”
“Köprüyü geçene kadar…”
“Dönek!”
“Fırıldak!”
Seçmen de sorar:
“Ben sana oyumu, karşı çıktığım partiye katılasın diye mi verdim?”
Ve ekler:
“Oyum sana haram olsun!”
Eski partisindekiler ne der?
“Birlikte çalıştık, kapı kapı dolaştık, seçilmesi için emek verdik. Bizim emeğimizle kazandığı makamı başka partiye taşıdı.”
En ağır kırgınlık, çoğu zaman aynı sofrayı paylaşanlarda olur. Çünkü kaybedilen yalnızca bir üye değildir. Birlikte verilen mücadeleye duyulan güven de yaralanır.
Transfer olduğu partidekiler ne der?
Kimi alkışlar, kimi yıllardır verdiği emeği düşünür:
“Biz burada yıllardır çalışıyoruz. Dün bize karşı olan, bugün başköşeye oturdu.”
Bir başkası da içinden sorar:
“Onları bırakan, yarın bizi neden bırakmasın?”
Tarih ne der?
Tarih her parti değiştirene aynı hükmü vermez. Baskıya karşı ilkesini savunmak için ayrılanla, ikbal uğruna saf değiştirenin hikayesi farklıdır.
Dünün sözleri, bugünün davranışları ve karşılığında elde edilenler yan yana konur.
Törenler biter, rozetler solar, koltuklar el değiştirir.
Geriye bir soru kalır:
İnancı için mi yer değiştirdi, çıkarı için mi?
Peki, onu aday yapan lider ne der?
Önseçim yapmadan, nesnel ölçütleri ve liyakati gözetmeden aday belirleyen, halkın önüne çıkıp “Ben kefilim” diyen liderin sorumluluğu yok mudur?
Seçmen yalnızca adaya oy vermedi. Onu aday yapanların değerlendirmesine, meydanlarda verilen kefalete de güvendi.
Şimdi o güvenin hesabını soruyor.
Karşısına şu yanıt çıkıyor:
“Değerlendirme yapmayı lüzumsuz bir alana, lüzumsuz önem atfetmek olarak değerlendiriyorum.”
Özeleştiri yapar mı?
Hayır…
Toplumdan özür diler mi?
Bekle ki göresin…
Seçmenin kırgınlığını, parti emekçisinin alın terini, kendi kefaletinin sorumluluğunu konuşmak yerine “lüzumsuz” der, geçer.
Oysa o makam için kapı kapı dolaşanların emeği lüzumsuz değildi.
Sandığa gidip oy verenlerin iradesi lüzumsuz değildi.
Meydanlarda verilen sözler de lüzumsuz değildi.
Kefalet, yalnızca oy isterken söylenecek bir söz müdür?
Adayınıza kefil olurken sorumluluk alıyorsanız, seçmeni yarı yolda bıraktığında da hesap vermek zorundasınız.
Halkın oyunu başka partiye taşıyan kadar, ona kefil olup sonra halkın sorusunu lüzumsuz bulan da eleştiriden payını alır, almalıdır.